30 Temmuz 2011 Cumartesi

Ne zaman tanrılara öykünse hep Adem buldu kendini



"İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır,
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür".

Meğer bir insanı anlatmak için bir harf yeterli olabilirmiş. Kendini aramak, kendini bulduğun şeyi yaşamak, eğri olmak, dümdüz bir hayatı cenin pozisyonunda karşılamak, ana rahmine dönüş, vav… 

“Deneyimler Tanrısı gösterdi ki; fevkalade ilkeler, kudretli değerler, acemilikler ve hatta aşk, bir fren sesiyle ve bir anda, yerle bir olabilir” (Kitab-ı Egzistans, 1:1–5).

Şimdi büyük ideallerle ilgili kocaman ve iddialı cümleler yazmak ne iyi gelirdi. Yalan söylemek ve fazlasıyla inanmak söylediklerine, dosdoğru olmak, kendini dosdoğru sanmak, muhteşem değerlerin kusursuz neferi olmak, efsane olmak, kabul görme tutkusuyla kabul gördüğün haline sarılmak, kendini Tanrı sanmak yahut en iyi ihtimalle tanrının oğlu, iki de bir “yanlış yapmam ben” demek, iki de bir ilkelerden bahsetmek, “ben mütevaziyim” mütevazisi olmak, çok acı çekmek insanlık için, “hepiniz için kendimi feda ederim” demek, “bana güvenebilirsin” demek, süper egonu kutsamak, kendini -hiç tanımadığın ve seni hiç tanımayan- bir “insanlığa” mal etmek, umurundaymış gibi yapmak, önemsermiş gibi yapmak, sonra içerisinde kabul gördüğün bir klik bulmak, kocaman idealleri olan bir kabilede yaşamak, bazen sunak olarak direğe bağlanan bakire, bazen de kabilenin şefi olmak, onların istediğini yaparak iyi olmak, onların istediğini yaparak onlar olmak, onların istediğini yaparak hiç olmak… Saçma sapandı ama iyi gelebilirdi.

İsa: Orospu çocuğuyum ben.
Meryem: Ama ben hiç orospuluk yapmadım.
İsa: Olsun, ben defalarca orospu çocukluğu yaptım.

Birçok durumda özgürlük insanlara fazlasıyla pornografik gelir. Bu yüzden onlar inatla tutundukları ahlakın vajinasını yalarken bulurlar kendilerini. İronik olan şey ahlakın da çoğu zaman iki bacak arasıyla anlaşılmadık bir derdi olmasıdır. Bu yüzden birçok kabilede, ahlaksızlar genellikle sevişgenlerden seçilip “aslanım sen yanlış yapıyorsun” ritüeline maruz bırakılmak yoluyla arındırılır.

—Aslanım sen yanlış yapıyorsun!
— Niye ki? Anal mı yapmam gerekiyordu?

Bu türden bir ahlaksızın kişisel hikâyesi kimsenin ilgisini çekmeyebilir. Genellikle haz aradığı düşünülür. Sadece haz aradığı düşünülür. Hep haz aradığı düşünülür. Aslında herkesin yapmak isteyip de yapamadığı -ya da daha doğrusu gizli saklı yaptığı şeyleri- açıktan yapan bu ahlaksız, sadece yaptıklarından değil aynı zamanda yapabilme potansiyeli taşıdığı her şeyden sorumlu tutulur.

— Onunla da yattın mı?
— Sana ne?

Maldoror’un 1. şarkısına döner, “uyuz böceği” olur. Hissettiklerini inkâr etmediğinden tepkisi genellikle aynıdır: “Zorunda değilim, -mek zorunda değilim”. Hesaplamalar yoktur. Yatırım yapılmaz. Söz konusu olan “şimdi” olacaktır. Çünkü tecrübeler baki kalacak olanın ne olduğunun yanıtını asla vermezler. Bu yüzden insan içinden çıkamayacağı durumlara düştüğünde kendisine daha da içinden çıkılmaz bir durum yaratabilir. İnkâr edilemez hallere bürünen çelişkilere eşlik eder. Bırakır kendini. Tecrübe eder. “Macera ibadettir”. Kaos ilham verir. Kaos insana kendisinin hiç de özel olmadığını haykırır. Deneyimler ortadadır, deneyimler kimlikleri parçalar.  Kaos son derece sıradandır.

“Sıradanlığın ne demek olduğunu bilir misiniz? Nerden bileceksiniz? Sizler farklı insanlarsınız.”

Böylesi bir sıradanlıkta, başkaları tarafından haz için yaşandığı sanılan her bir tecrübe, aslında bir ana rahmine dönüş çabasıdır. Yaşarsın, evet çekinmeden yaşarsın. İçinde bir karanlık vardır, onun verdiği kudretle yaşarsın. Onun verdiği hırsla konuşur, intikam alır gibi üretir, nefret eder gibi seversin. Sokağa çıkar en olmadık insanları bulur, en olmadık şeyleri yaşarsın. Duvarlara vurduğun balyoz darbeleriyle kendini ararsın.

“Ve şeytan iyiliğin ne kadar sıkıcı olduğunu fark eder”.

Güzel bir tarafı da vardır bunun. Her şeyi bayağılaştığı böylesi bir sıradanlıkta hakikat kırıntıları parıldayarak kendini gösterir. Ötesi anlamsızlaşır. Hakikat bir kere görünür olduğunda neyin ardına gizleniyor olduğunun önemi yoktur. İşte böyle bir sıradanlığın büyüsü budur: Gerçek ilgi, gerçek mücadele, gerçek sevgi, gerçek hasret, gerçek ilişkiler, gerçek arkadaşlar, gerçek özgürlük, büyülü gerçeklik…

—Bana beni anlatmayın bayım, benimle dans edin!

Böylesi bir sıradanlıkta, kutsanacak olan şey, korkak bir erdemle vazgeçtiklerin değil, mücadele ettiklerindir. Kilometrelerce ötede yaşayan bir adamla aşk yaşarsın. “Denedim” dersin ona ve o hissetmiştir bunu çoktan. Annenle karşılaştığında bacaklarının arasına kafanı koyup düşünürsün. “Geri dönmek istiyorum” dersin, o seni sokağa salar.

Meryem: Artık akşam ezanından önce eve dönmene gerek yok.

Eve dönmene gerek yoktur zira dönebileceğin bir ev de yoktur. Evinde hissedemezsin. Neyi arıyorsan onu sokakta bulacaksın. Neyi arıyorsan onu insanlarda bulacaksın. Fakat insanların yaraları vardır. İnsanlar incitilmiş, terk edilmiş, aldatılmış, tecavüze uğramış, kurşuna dizilmiş, recmedilmiş, iftiraya uğramış, damdan atılmış, ezilmiş, kaybetmiş ya da daha kötüsü kendilerini inkâr ediyor olabilirler. Onları seversin. Onlarla var olursun ama onlara müdahale etmeden. Herkese deneyimleri kim olduklarını öğretir, sen eşlik edersin. Kimseyi harcamazsın, onları teşhir etmezsin.

— Seninle gözlerindeki sürmede seviştim, haberin bile yok.

Eninde sonunda inanmaz kimse gerçekliğine. Hissettiklerini yaşadıkça insanlar korkar. Söylediklerin ve yaşadıkların kaşındakini saklandığı yerden çıkarırsa, yine hayata dair kocaman cümlelerle saklandığını görebilirsin. Aslında kocaman cümlelerle senden aklanır insanlar. Deneyimlerinden aklanırlar. Eninde sonunda kendini yine bir kabilede direğe bağlanan kurban olarak bulursun. Biraz içersin, biraz sarsılırsın, Nazan Öncel dinlersin, aynanın karşısına geçip saçlarını kesersin, daha okur, daha yazarsın, sonra sis perdesi dağılır, kadınlarına/kadınlığına dönersin. Sokağa çıkarsın, kendine daha büyük bir felaket bulup kurtulmaya çalışırsın.

29 Temmuz 2011 Cuma

Bu nasıl mesele/İç Bir Rezene

    
         
“Eğer kuantum teorisini anladığınızı düşünüyorsanız, hiçbir şey anlamamışsınız demektir”. (Feynman)
                                     
          İçinde kaybolup sonra içinde daha fazla kaybolmak istediğim, Schrödinger'in kedisi olmayı hiç istemediğim, bilim mi düşünce sistemi mi tanımlamakta zorlandığım bu yeniçağ öğretisi hakkında, ne anladığımı ne anlamadığımı düşünüyor değilim. İçinden çıkılamayan bunca paradoks varken, kendi aklımdan şüphe etmeye başladığım noktada, yeni bir paradoksla daha karşılaşmak bir an için ürkütse de bir nebze de olsa su serpti yüreğime. Neden mi?
Çünkü anlamadım…
     Önce bunu anlamanın çok üstün bir zeka gerektirdiğine, sonrasındaysa –cvlere yazılan iyi derecede İngilizce bilgisi gibi iyi derecede fizik bilgisi olması gerektiğine karar verdim. Fizik öğrenebilirdim, bunu bile göze aldım yalan yok. Ancak sonra usumda beliren Matrix sahnesiyle hidayete erdim sandım. Malumunuz olduğu üzere Saypır’ın Ajan Simit’e yemek masasında sarfettiği cümle: “Cehalet MUTLULUKTUR”.
Çok iddialı iki alıntı üzerine yazmakta zorlanıyorum şu an. Fazla iddialı olmaktan kaçınmam gerekmiyor belki de. İddialı olunması hoşuma gitse hatta beni cezbetsede, içine girmiş olduğum içsel yolculuktan kelli bir tür yapay mütevaziye kaymaktan oldukça çekiniyorum. Ne de olsa gereksiz tevazu tevazuların en kötüsü.
     Neyse konuya dönmek icap eder şu noktada, lakin içinden çıkmakta zorlanacağım bir noktaya gark edebilir beni bu mesele.
     Açlık ve toklukta bulunabilir sanırım bu paradoksun cevabı. İnsanın her konuda belli bir doyum noktası olduğu varsayımını yapacak olursak –ki az çok bir sonuca ulaşabilmek istiyorsak illa ki bir şeyleri var saymamız gerekecek- insan aç bir varlıktır. Hatta kimilerince doyumsuz olduğu bilem söylenir ancak biz bunu bu yazının hidayeti ve yazarın sonuç kısmından duyduğu kaygı nedeniyle şimdilik yok sayıyoruz.
     Gelelim insan hangi durumda mutlu olabilir? (Tabii ki bu sırrı ifşa etmeyeceğim)
     Açken mi, doyduğunda mı?
     Yoksa açlığını yatıştırmaya çalışğı, doyuma ulaşmadığı o ara noktada, sadece ve sadece o AN’da mı?
     Acıkmak, açlığını bastırmaya çalışmak/çabalamak, doymak ve başka bir açlığa erişmek… O kısacık sürecin hazzını yaşamak, meyvesini yiyebilmek uğruna girişilen bir mücadele. Tüm bu minimal mücadelelerin oluşturduğu çembere de hayat gailesi denilse gerek…
     Demek ki acıkıyor ve doyuyor ya da doyuruluyoruz. Bazen koca bir şenlik sofrasından aç kalkıyoruz. Yine de doyabilmek veya az da olsa açlığımızı bastırabilmek uğruna bir koşturmaca içinde yaşıyoruz.
     Bir sonuca ulaşmamız ve sonunda huzura ermemiz gerekecekse…
     Hayat bir günmüş o da şu anmış 
     Doyum yoksa sadeleşme olmazmış.
   Anlayamadığım, anlamaya çabaladığım, bu döngü içerisinde aslında bir noktaya ulaşmanın bir anlamı olmadığını hatta bir noktaya ulaşılamadığına son kertede kanaat getirdiğim bir SÜRECin, içinde debelenmekten memnun bir hisle yazımı nihayete erdirmenin kıvancı içerisindeyim.
   Aynada gördüğüm aksimin bakışlarındaki zarafet, nedamet ve cesarete gülümserken, bilgiye, aşka, inanca, sevgiye ve daha bir dolu yaşam emaresine duyduğum ve duyacağım açlığa şükranlarımı sunuyorum.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Hadi al bunu da git buradan!


Emin kaynaklardan aldığımız bir bilgiye göre köpeklerle sahiplerinin ilişkisi saplantılı bir ilişkiymiş. (Ben emin kaynakların yalancısıyım sevgili okur) Hatta şu fani dünyada köpekler de ikiye ayrılırmış. Normaller ve aşık köpekler… Sahibine aşık köpek aşkıyla sokakta yürürken insanların onlara bakmamasına içerlermiş!! Ama sadece aşkına bakanlardan da kıl kaparmış. Kavga çıkartırmış yol ortasında, ki bu cins köpekler genelde yiğidin harman olduğu Sivas’ın kangal ilçesinden çıkan köpeklerdir… Sahibiyle buluşmadan bir saat önce kendini hazırlarmış aşık köpek. Her metrosexüel köpeğin yapacağı gibi tırnaklarını törpüler, ağdasını yapar bir güzel temizlenip paklanırmış. Koku alma yetenekleri gelişmiş olduğundan sahibinin o eşsiz kokusunu kilometre öteden tanır, mesafe kapanıncaya kadar kokudan sarhoş olurmuş. Sahibi öldüğünde başından ayrılmayıp kimseyi de yanına yaklaştırmayan cins-i mahlukatlar da bunlar işte lanet okur. İşin iyice bokunu çıkartıp, mezarı eşeleyip sahibine ulaşmak isteyen, sapkınlığı ileri derecede olan ölü sevici köpekler vardır ki bunlar genelde kangal ve fino kırması olan köpeklerdir. Yersen…

26 Temmuz 2011 Salı

"Duvarları Kuşatın da, Tutuklayın Hepsini..."

İnsanın "türsel varoluşu" diye bir kavramdan hepimizin haberi var diye biliyorum. Pratik yollarla çok mümkün görünmese de, sözel yollarla dahi kendimi avutarak bu duruma ulaşabilecek bir bilinç-altından çok uzaklarda olduğumu söylemeliyim. Aslına bakılırsa, içinde bulunduğum durum, Marx'ın anti-sömürgecilik hakkında düşündüklerinden çok farklı. Üstadın fikirleri belli belirsizdi; benimkiler ise gün gibi apaçık ortada. Sanırım, Bülent Ortaçgil "Anlamak çözmeye yetmez" diye söyler iken, bu koordinat düzleminde hissediyordu.

I.
Tanrım bize de bir salıncak! Sallanıp beynimi temizlemek istiyorum. Nerede aşılması gereken "tortular", ya da "muhafazakar sıçmıklar" var ise, beyin hücrelerimde mevcut. Geride bıraktığımız üç aylık dilimde, hastalıklı olduğumu ve öz-eleştirel terapilere ihtiyacım olduğunu kendime itiraf etmenin mutlu gururunu da yaşıyorum. En azından Engels gibi yapmadım; sevgilim bir İrlandalı olduğu için ilişkimize ulusal direniş hareketi ile ilgili olumlu görüşlerim varmış gibi bir hava katmadım. Benim sorunum da, Engels'inki gibi, kendimle ilgili. Her ne kadar, tüm Harry Potter filmlerini izleyerek, Engelsci tavra yakınlaşsam da, asla onun gibi siyasi dayanışma fikrini kişisel pragmatizme kurban etmedim. Yine de, toprağı bol olsun.

II.
Anladığım şu ki, "Hayatı nasıl kurguluyorsak, öyle yaşıyoruz." Öyleyse, problemlerimizin çoğu konfeksiyoncu kızların Özcan Deniz'e olan karşılıksız hayranlığı ile alakalı değil; daha çok kurgulanan ile deneyimlenen arasındaki kıytırık çelişki ile ilişkili. Kıytırık derken bile, beynimi tasaya sevk eden düşünceleri küçümseyerek, kendimi rahatlatmaya çabalıyorum. Halbuki, Edip'in sorduğu soruyla uyandığımı itiraf etmeliyim; "Diş değil, Tırnak değil; Bir mendil niye kanar?" Çok uzatmanın alemi yok; Dişlerimin ya da Tırnak'larımın arasında ergen cesetleri var, bariz. O halde, çözüm de bariz; Kurtul şu beynini kemiren ergen cesetlerinden. Bunu yapmak, Müslüm Gürses'in tarzını değiştirmesi kadar kolay değil. Çabaladıkça bu uğurda, rahminden çıktığı bilinç-altının yoğun etkisinde kalan bir öz-bilinç durumuna geri dönüp duruyorum.

III.
Şimdi, biraz şiirle arası olan herkes, derdini şiirler üzerinden düşünme eğilimindedir. Tam olarak ben de böyle düşünüyorum, ya da sadece ben böyle düşünüyorum diye herkesi de kendim gibi sanma eğilimi var bende. Bilmiyorum, önemsiz. En azından şimdilik. Fakat, artık hayatı pratik olarak yaşanan bir süreç olarak görmemi engelleyen şiirlere kıl olmaya başladım. İsmet Özel, tam olarak, "İnce Sızı" isimli şiirinde, o geniş kalçalı yarini dört kere düşünmeden önce, bu bağlamda bir şeyler der gibidir; "Yokum arkadaş düşünmekle varılan tada/Hayata sadece kafanı banmak/Gövdende namusluca güdebilmek sevinci/Elbet burkulup kalmaktan iyi..." İsmet Özelin şiirini eleştirmek peygamberlere bile düşmez, sorunum da zaten bu değil. Ama hayata sadece kafanı banınca burkulup kaldığından daha iyi olamazsın, cCc İsmet Reyiz cCc. Eğer sadece deli gibi düşünerek hesaplaşılsaydı banka tahvilleri ile, tüm borçlular evlerine dertlerini unutup -bu arada Amy Winehouse için ne kadar üzgün olduklarını düşünerek- dönerlerdi. Bir çok şiirin bize teselli kaynağı olmuştur, ama bu dizeler değil.

IV
Neyse. Ben zaten sorunun nedenini ve nasıl çözüleceğini biliyorum. Bir büyüğümün, ki benden 1,5 yaş kadar büyüktür, senelerdir öğütlediği gibi, "Evrim denilen şeye, daha fazla direnerek" olmaz bu. Yaprak dolması yiyerek ya da bir akşamüstü şehri terk etmeyi kafaya koyarak da çözülürmüş gibi durmuyor. Hayat, tam olarak birinden dinlenerek ya da şiirlerden medet umarak yaşantılanamaz. Tam olarak, deneyimlenerek öğrenilebilir. Denilebilir ki aradaki muhabbeti neden yaptın o zaman? Bu kadar şeyi neden yazdın ? Sadece, çözüm yolu olmayan şeyleri göstermek içindi. Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.





25 Temmuz 2011 Pazartesi

Bu aşkın aslı sende kalsın, nüshasını bana mail atarsın.


I
Spencer'dan etkilenmişim de haberim yok. Bende her disiplinin kendi dilini/terminolojisini yarattığını düşünüyorum. Ancak bilim ederken kullanman gereken dil, gündelik diline sirayet ediyorsa, bu bazen, insanı pis ediyor, çirkin ediyor. Bu pis ve çirkin oluştan mütevellit dil konusunda -gündelik ya da değil- daha temkinli olmalıyız. 


II
2 çocuğu sünnet ettiler. Sünnet olmak oldukça ilginç bir ritüel sevgili gakkolarım. Daha doğrusu bağrında çok çelişki barındıran bir ayin. Halk arasında muhtelif biçimlerde anılan - pipi, çavuş, horoz, kamış, satır, kobra, vd. ( daha ahlaksız ve imansız insanların pipiye taktıkları başkaca isimlere biraz utandığım için burada yer vermeyeceğim) erkeklik hedesinin muhtelif nedenlerden dolayı biraz kısaltılması ya da biçimlendirilmesi olarak tanımlayabileceğimiz sünnet ritüeli, bu coğrafyada ( kıta avrupası ve güney amerikanın kuzey kısmı hariç olan her yer yani) bence çocuklardan alınan bir çeşit intikam biçimi. Üzerinde etraflıca düşünmedim ancak, sünnet olayının iyi niyetli bir çaba olduğuna inanmıyorum. El kadar, tüyü bitmemiş bebelerin pipilerinden kesmek ve bunu yaparken sürece bir düğün havası katmak çok anlaşılır birşey değil bence. 

III
Paletlerim olmadan yüzerken ben hiç mutlu olamıyorum. Erken yoruluyorum, yüzme yarışlarını kaybediyorum, iyi dalamıyorum, fok taklidi yapıp dikkatleri üzerimde toplayamıyorum. Dün akşam mudanyada yüzerken de hiç mutlu olamadım ama yinede yüzdüm. Hazırlıksız gittiğim için astarsız ve oldukça uzun kürt kırmızısı bir şort ile yüzmek zorunda kaldım. Paletlerimin olmayışı ve şortumun aşırı çirkin oluşuna rağmen denizin içinde olmak çok orjinal bir duygulanım benim için. Mesela karaya doğru değil de açığa doğru yüzerken aklıma birsürü şey geliyor. Yanlarımda köpüren su, denizden gelen koku, genzimi yakan tuz, kulağımın bazen tıkanması, gözlerimin kızarması, özellikle el ve ayaklarımın suda bekletilmiş fasulye gibi şişmesi, evet tüm bunlar aynı anda gerçekleştiğinde, karaya doğru değil açığa doğru yüzerken, ben başka alemlere zerkoluyorum. Denize olan teveccühümün altında yatan sanırım en önemli neden bu, bana başkaca alemlere zerkolma imkanını sunması. Denizin çok kibirli, şımarık ve küstah olduğunu düşünüyorum mesela. Dalgaların karaya ve karadaki kayalara bir sarkıntılık ve istihza dolu edasıyla vuruşu ve hiç istifini bozmadan bunu tekrar edişi, karaya ve kayalara üzelmeme, denize ise kızmama neden oluyor. Sonra kara ve deniz arasındaki bu eşitsiz ilişki beni, hayata karşı açık ya da gizli özne olmayı düşünmeye zorluyor. Çatı meselesi. Etken ya da edilgen oluş falan. Sonra kendime  pay çıkarıyorum, denizden daimi sarkıntılığı, kara ve kayadan ise sonsuz direnci öğreniyorum. Dün gece denize karşı durup, ama tam çizgide, yani denizin sarkıntılığının bittiği, karanın hakimiyetinin başladığı o ince çizgide durup tribe girdim; you shall not pass dedim denize. Geçemedi. And the oscar goes to me.




IV
Hayata karşı Bursalı olmak bazen ima dolu gözlerin kısılarak size bakmasına neden olur. Bundan şikayetlendiğim yok. Şehir güzellemeleri yapmak çok tuttuğum bir şey değil. Ama sözkonusu burası/bursa olduğunda evet güzelleme yapmak kaçınılmaz oluyor. Neyse. Mudanyada kafi derece yüzdükten sonra, küçük burjuva yaşam koşullarımın da bana verdiği yetkiye dayanarak aymaz bir tavır takınıp yaklaşık 60 Km yol katedip uludağın zirvesine çıktım. Çıkarken tarihi çınara uğrayıp gözleme, ballı meyve tabağı yedim, çay içtim çınarın altında. Ben neler yedim, ben neler içtim bak hala burdayım. Siz bilmezsiniz Bursayı, uludağı da. Ben bilirim. Zirveye çıktığınızda, "bakacak" denen yere giderseniz eğer, gözlerinizin elf gözü olduğunu düşünürsünüz. Bakacak'tan baktığınızda tüm dünya görünür sanki. Bende gece saat 3 olduğunda bakacak'tan baktım. Karanlık olmasına rağmen hemen hemen tüm dünyayı gördüm elf gözlerimle. Sonra sıkıldım. Keşke Ankara Pasajda olsaydım dedim. Eve geldim. Eve gelirken ben düşünemedim ama. Neyi mi? Bazı edepsiz çocukların hemen her şeyi bir mizah unsuru olarak diline dolayacağını. Buradan çocuklara bir beddua ile sözlerime son vermek istiyorum. Umarım sonsuza kadar sünnet olursunuz. Düğün havasında.

22 Temmuz 2011 Cuma

Müptela - "Yazamayan bir yazar neye yarar sevgili editör?"

Müptela: Başka bir şeyin istemine, gücüne veya yardımına bağlı olan, özgürlüğü, özerkliği olmayan, tâbi(TDK).

Bütün gün zihnimi çevreleyen dinginlik, bedenimi saran halsizlik, iştahsızlık ve ellerimin titremesi ve ikide bir “yanılmışım, ne olmuş yani” diyebilme yetisi olarak boş vermişlik…

 “Fantazmagori: Yeniden üretilebilen rüya ortamı” (W. Benjamin).

Hiroshima’da hiçbir şey görmemek. Aslında tam bir deneyimsizlik hali… Lambayı ovaladığımda dışarı çıkan cin ve onunla çıktığımız yolculuk ve uçan halı ve aslında yanılsama; sanmak, sadece sanmak.

 “Deneyim: Tarihsel olabilmenin ön koşulu” (E. Bloch).
Sokağa çıkmak bazen, bazen de kavga etmek, tarihe maruz kalmak, tarih olmak, tarihe karışmak ve bir tür gündelik hayat mucizesi olarak tarihin akışıyla boğuşmak. Çoğunlukla “şimdi” diyebilmek, “şimdi”…

Mektup:
Sevgili editör;
Bir türlü bitiremediğim çalışma için ek süre talebimi olumlu karşıladığınızdan dolayı teşekkürü borç bilirim. Takdir edeceğiniz üzere -her ne kadar çok iyi bir yazar olsam da- hayatım sorunlarla dolu. Ne denli çetin koşullar içinde yazdığımı bilemezsiniz. Sağlam bahanelerim var sevgili editör, çok sağlam bahanelerim var ve hepsinin sizin açınızdan geçerli bahaneler olduğuna şüphem yok. Bunları anlatacak olursam gözyaşları içinde kalır ve bana en az iki aylık daha süre verebilirdiniz, eminim. Ama anlatmak istemiyorum sevgili editör. Ben bunların arkasına saklanacak bir insan değilim. Sizi seviyorum sevgili editör, beni anlayışla karşıladığınız için pişman olmayacaksınız.

Aslı gibidir:
Sevgili editör;
Sanırım istediğiniz çalışmayı zamanında bitiremeyeceğim. Çünkü son bir aydır ilginç bir halet-i ruhiye nedeniyle gündelik hayattan koptum. Hatta karşılaştığım en ufak bir çelişkiden dahi kuşku duymaksızın kaçmaya başladığımı söyleyebilirim. Kendimi alkole verdim sevgili editör. Müptela oldum. Ayık gezmiyorum. Gündüzler akşamı bekleyerek geçiyor. Üstelik beni üretmeye sevk edecek en ufak bir tarih kırıntısıyla dahi yüzleşmek istemiyorum. Açıkçası; mala bağladım ve böyle mutluyum. Hiçbir şey yazmıyorum, sizi kandırıyorum sevgili editör. Sizi oyalıyorum. Daha da kötüsü; şu ana kadar yazdığım akademik zırvanın üstünde hummalı bir çalışma yapılmadıkça beş para etmeyeceğini benden gizlediğinizi biliyorum. Bu işi bana vermekle hata ettiniz sevgili editör, çünkü gün geçtikçe hissediyorum ki; ben tarihten tarih de benden vazgeçiyor.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Maksimum Gorki.

hayır, hayır. 
Çiğköfte, beklediğim işaret olamaz.
Tanrı'nın çiğköfte üzerinden bir mesaj verebileceğini sanmıyorum. Daha ciddi metaforlar yaraşır tanrılık makamına.
Örümcek ağı ile gizlenen bir giriş mesela bence oldukça etkileyici.
Sıddık ya da emin veya ilk inananlardan olmayışım, daha ciddi bir işareti haketmediğim anlamına gelmez.
İşin aslı işaret ile ilgili birkaç sorun daha var, bunları şu şekilde sıralayabiliriz;

-Tanrı tarafından şahsıma gönderilmiş olan işaretin "bana" verildiğini nasıl anlayacağım, yani örneğin işaret bana değilde aslında kamboçyalı bir değenekçiye ya da mithatpaşalı bir torbacıya gelmiş ise ve ben bunu anlamamış, işareti üzerime alınmışsam eyvah. Hayatımın geri kalanını kamboçyalı bir değenekçinin kaderini çalarak yaşamak istemiyorum.

-Tanrı tarafından şahsıma gönderilmiş olan işareti nerede aramalıyım ki bulayım sorusu var bir de. Kendi rüyalarımda bu ara işarete konu olacak bir içerik yok. O halde başkalarının rüyalarına mı bakmalıyım? Bu sorunda da KDP (Kamboçyalı Değenekçi Paradoksu) ile karşı karşıyayız gördüğünüz gibi.

-Diğer bir husus ise tanrı tarafından şahsıma gönderilmiş olan işaretin lisanı. Gerçi bu biraz daha az ciddi bir sorun, tanrının türk ilinde urduca ya da sanskritçe bir işaret vereceğini ben de düşünmüyorum. Anadilde iman edişi hep savunagelişim boşuna değil aslanım.

İşarete ilişkin gündemin günden güne daha az yoğun bir biçimde hissediliyor olması tarafımdan, iyiye işaret.

Geçtiğimiz akşam-gece, hayatımın erkeklerinden birisi ile çok şiddetli farkedişler yaşadık. Farkedişlerimizin senkronu, ruhumuzdaki tesirinin eşşiddetli oluşu büyük haz doğrusu. O gece defaatle sarıldık birbirimize, farkedişlerimizin bizi birbirimize daha çekici kılmasını fırsat bilip. Sonra sabah oldu. Farkettiklerimizin tesiri, beşinci bardak sudan alınan faydanın marjinalleşmesi gibi azaldı azaldı azaldı. Sonra hiçbirşey olmamış gibi davrandık. Bitti.

Beden formu ile karakter arasında bir ilişki kurulabilir mi sevgili Rasputinlerim? Lombrosso'ya bir selam çakıp, evet kurulabilir demek istiyorum. Örneğin belçukurunda doğuştan gelen bir "ben" olan erkekler, (bu "ben" ama, öldüren öpücük yahuda'nın meryem oğlu isa'yı çok ta şehvetli olmayan bir biçimde öptükten sonra 100 metreden daha uzun engelli çıldırış koşusunun son dönemecinde gördüğü eşek leşi ni andıran bir "ben"e benzemeli.) daha utangaç ve boşanmaya daha yatkınlar bence. Sadece bu örnek bile beden formu ve karakter arasında kurulabilecek bir ilişkinin delilidir bence. 
Yersen.

Tamam. Başka bir örnekle daha zaten eski ve pek sikindirik olan bu iddiayı doğrulamaya çalışayım.
Mesela bir kadın ama yine "ben"leri olan bir kadın. Eğer kadının sırtında ya da başka yerlerinde oldukça fazla "ben" varsa, ve bu "ben"ler belirli bir algoritma ile sıralanmamışlarsa sehven ya da alenen, o halde o kadın oldukça acayip bir kadındır. Gördüğünüz gibi acayip bir karaktere sahip kadınları bir görüşte beden formlarından anlayabiliyoruz. Evet, anlayabiliyoruz.

Bilimselliğimiz burada sona ermiştir. Bir sonraki "eski ve sikindirik iddiaları diriltme" gündemiyle buluşana değin  hoşçakalın oray eğin.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

The Ballad of Marxist Criticism (to the tune of "Say Something Stupid Like I Love You")

 
The day I found Dick Hoggart was a populist reformist
                                             sentimentalist
Nostalgic petty-bourgeois social democrat subjectivist
                                            empiricist
I saw the light of day, I turned to Ray, my structure 
                         of feeling it was born anew
Until I went and spoiled it all by writing something
                               stupid in New Left Review
 
Well then I read some Lukács that was fine
                                     I toed the line about totality
And since I was a prole it stirred my soul to know
                                 my consciousness could set men free
I was ignorant of Scott but who was not it didn't
                             matter Georgy was my man
That dirty-low-down formalistic Stalinist historicist
                                          Hegelian

 Well things were getting schlecht I turned to Brecht
                            and Piscator and Walter Benjamin
Productive forces shock verfremdung contradiction,
                                baby it was just my scene
Though Benjamin was swell well what the hell
                          who could admire as his main theorist
An adjacentist eclectic individualist technologistic humanist?
You may talk of Adorno but I don't know it's
                       pretty tortuous and gloomy stuff
And Jameson is fine but to imbibe it after wine
                       just leaves you feeling rough  

Well I was in a spin I couldn't win so I waxed slightly
                                            semiological
Till digging out deep structures was denounced
                                 by Macheray as metaphysical
Though Althusser is smart his views on art and ideology
                                  don't ring quite true
So hello Helen Gardner Donald Davie Denis Donoghue,
                                  I love you.

Terry Eagleton