4 Haziran 2017 Pazar

Kafka'mda Deli Sorular

Milenaya yazdığın mektupları tekrar tekrar okudum. Özellikle de “gelme, bir gün gerçekten ihtiyacım olduğunda ve senden gelmemi istediğimde, hemen geleceğin umudu kalsın bende” kısmını. Bu satırları her zaman; hiç gitme burada kal şeklinde okumuşumdur. Artık farklı bir yerden okuyorum bu satırlarını, o yüzden kafamda deli sorular var. Mesela Bilge Karasu’nun “istediği için tek başına durabilmek” cümlesini bilirsin. İhtiyaç duymamak muhtaç olmamak, yalnızlığa itileceğini bildiğin için yalnızlığı tercih ediyormuş gibi yapmak ya da gerçekten tercih etmek. Neyse sevgili Kafka bunlar üzerine daha çok düşünülmesi gereken derin mevzular, zaten çözüm şimdi gelmese daha iyi çünkü yine gitmek zorunda kalacak.   

29 Ocak 2017 Pazar

Kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilmiş insanlar birliği

Sevgilim;
Bugün sol ayağımın kesileceğini öğrendim. Doktorun ağzından ayağını kesmemiz gerekiyor diye başlayan cümlesi kulağıma geldiği sırada çok güzel bir ekmek kokusu burnuma, ambülans sesi kulağıma geliyordu. Doktoru dinledim. Peki başka bir tedavi mümkün değil mi diye sordum hemen umutla. Doktor bu tedavi değil zaten dedi, bu acil bir müdahale, kestikten sonra uzun süren bir tedavi sürecine girmemiz gerekiyor yoksa seni kaybederiz dedi. O sırada aklıma hastane çevresinde dilenen Suriyeli mülteciler geldi. Hangi bağlamda geldi, neden geldi bilmiyorum ama geldi işte. Bir an kendimi çok kaybetmiş hissettim. Neden sonra daha doktorun bütün cümlelerinin bitmesini beklemeden ayağa kalktım ve elimi uzattım, biraz düşünmem ve bir sigara içmem lazım dedim. Artık sigarayı da bırakmalısın dedi doktor bir yandan şaşırırken.
Odadan dışarıya çıktım, ayakkabımın güvenle sardığı sol ayağıma baktım ve asansöre doğru yürüdüm. 4. Kattaydı doktorun odası. Asansörün düğmesine bastım ama halen eskisi gibi yürüyebiliyorken yürüyerek inmeye karar verdim. Dışarıda sigara içilebilen alana gittim ve yere oturdum. Çabucak bir sigara sardım. İçimden sol ayağımla konuşmaya başladım. Sol ayağımı ilk dedemin sağ ayakla odaya gir dediğinde önemsemeye başladığımı farkettim. Dine ilk isyanımı sol ayakla odaya girerek yapmıştım. Aklıma bu benim için küçük insanlık için büyük bir adım lafı geldi sonra, bir gülümseme geldi dudaklarıma. Tam dudaklarım biraz daha mı gülsek derken muhtemelen bir taşeronda çalışan temizlik görevlisi kadın tepemde dikilip yerde oturma kardeşim dedi. Ayağım kesilecek de üzerinde duramıyorum dedim nedenini bilmediğim bir şekilde. Benim için çarpıcı ve acınası bir cümle olmasına rağmen kadın sanki bu sözleri ilk defa duymuyormuş gibi orasını bilmem burada yerde oturamazsın dedi. Peki ama üzerine basamıyorum biraz ağrıyor da dedim. Ben anlamam dedi. Kendimi daha da acındıracak bir biçimde ellerimden destek alarak ayağa kalktım ve duvarın üzerine oturdum. Böyle iyi mi dedim ama hiç oralı olmadı.

Sigaramı bitirip doktorun odasına tekrar çıktım. Kapıyı çaldım ve selam verip içeri girdim. Ne zaman keseceksiniz dedim. Doktor gayet ciddi bir şekilde çekmeceden bir dosya çıkardı, sayfaları çevirmeye başladı. Ne çok ayağı kesilecek var diye geçirdim içimden. Onların hepsinin ayağı mı kesilecek diye sordum doktora, hayır dedi bu genel bir liste. Daha önceden çok ayak kestiniz mi diye sordum. Sanırım bugün ilk defa birisini şaşırtmıştım. Yani diye cevap verdi doktor. Altı ay sonraki bir tarih için uygun musun diye sordu. Evet dedim hemen, insan ayağının kesileceği gün orada olmalı ve bütün diğer işlerini iptal etmeliydi. Biraz daha ayağımın kesilmesini normal gösterecek sakin konuşmalar yaptıktan sonra odandan çıktım. Eve doğru yürümeliydim. Ayağım son anlarını güzel yaşamalıydı, öyle dolmuş köşelerinde taksi köşelerinde sürünmemeliydi, gerçekten yaşamalıydı. Yaklaşık kırk dakikalık bir yürüyüşten sonra eve vardım. Ev arkadaşım mutfakta sigara içiyordu. Ne dedi doktor dedi. Bir tane de bana sarsana dedim. Kahve makinasından bir bardak kahve aldım, sandalyeye oturdum, altı ay sonra ayağımı kesecekler dedim. Tıpkı bu benim için küçük bir adım diye düşünürken ki ben gibi güldü ev arkadaşım. Gerçekten mi lan dedi. Evet abi dedim, altı ay sonraya randevu verdi. Oha lan neden dedi, bilmiyorum dedim ama evi hemen taşımalıyız altı ay sonra yardımcı olamayabilirim. 

26 Ekim 2016 Çarşamba

Uzun Sürmüş Bir Gecenin Sabaha Açılan Kapısı




Şu an yazmam gereken hiçbir şeyi yazamıyorum. Yazaydım iyiydi, ama yazan yerlerimde tespit edilemeyen, edilse bile sigortanın kesinlikle karşılamayacağı sıkıntılarım var. Soğuktan olmuş olabilir.
Hiç tanışmadığım kadını görüyorum ikidir rüyamda. Tanışmadım ama fotoğraflarını/fotoğraflarından biliyorum. Sabahları uyanınca bakıyorum bir iki fotoğrafına. Şimdi ise yazmam gereken yazının olduğu sayfayı kapatıp, bana çok saçma da gelse internetin dehlizlerine birkaç satır damlatmak istiyorum.
Bazı insanın yanında geçerken bile anlarsın; tanımazsın, bazen karşı masanda oturur, bazen asansörden çıkar yanından geçer usulca, bazen çekildiği fotoğraflarla bağırır, yardım değil de anlaşılmak ister gibi bir çığlık atar. Bu kadın da öyle, ne zaman yüzüne baksam, kapalı dudaklarından kirpiklerime sıçrayan tükürükleri hissediyorum çığlıklarının. "Bir anlam gelse, Ne varsa alsa, Gitse. Bir anlam gelse, Ne varsa verse, Kalsa" diyor ya Asaf, gözleri sürekli bu sözleri mırıldanıyor her fotoğrafında. Gelecek ne garip bir şey, sanırım arkadaşım haklı gelecek konusunda.

Sanırım gitmenin nasıl bir şey olduğunu deniyorum bu aralar. Ama İsmet Özelin de dediği gibi: "Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir?"
Ama yine de, nedenini ve yolunu bilmeden gelip durduğum bu kapının, birisi tarafından ben de seni bekliyordum nerede kaldın dermişcesine bir bakışla açılmasını bekliyor insan.

16 Haziran 2016 Perşembe

Son Mektup



Sevgili Vladimir;

Biliyorum bu aralar seni çok üzdüm, ama senin de yaptığın iş değildi kabul et. Neyse mevzumuz bu değil. Uzun süredir telefonlarıma cevap vermiyorsun, haber yolluyorum almıyorsun, elçiler yolluyorum görmüyorsun, laf sokuyorum cevap vermiyorsun. Bu kadar mı beni umursamıyorsun artık. Nefret bile sevginin bir biçimidir. Artık uzatmayalım bu kadar bence. Hem uçağı ben mi vurdum. Ben uçak kullanmayı bile bilmiyorum ki, kırmızı düğmeye bile basamam ben başım döner, askerin biri vurmuş, Davutoğlu bu olayı savundu diye görevden de aldım, artık uzatmayalım. Nato toplantılarında seni ne kadar savunduğumu görsen benimle gurur duyarsın. Artık bu meseleyi uzatmayalım, istersen ortada bir yerde (Samsun olur Sinop olur sen seç) buluşup barışalım derim.

Bu arada yüzün bu aralar pek bir soluk, umarım sağlığın sıhhatin iyidir. Kendine dikkat et.
                                                     
                                                                                                                                     Görüşmek üzere.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Mataramda Tuzlu Su



Terk etmenin kazanmışlığına ihtiyacı vardı amirim. Hangimizin yok. Mesela sen neden Tayyibi bu kadar sevmiyorken, gitsin, bir köşede ölü bulunsun, tutuklansın, yargılansın istiyorken bile; neden sokakta bizleri dövdürdün? Bence cevap basit Amirim: hepimiz kazanmayı hissetmek isteriz.  Yine mi sustun Amirim. Elini beline mi götüreceksin yine, bana vurmakla mı tehdit edeceksin. Beni tehdit edemezsin Amirim, çünkü artık ben sen kazan istiyorum. Sen bizi biraz daha döv istiyorum, biraz da sen umut et istiyorum, umut et ve kaybet istiyorum… Neden gözlerini benden alamıyorsun amirim, söyleyim mi. Çünkü ne yaparsan yap kaybettin artık. Neyse bunları bi tarafa bırakalım. Nerede kalmıştık: Terk etmenin kazanmışlığı. Bakma öyle yüzüme, anladın sen de gayet. Hani birisini terk edersin de sonra biraz üzülürsün de hani, sonra birden hak etti dersin, sonra yine de terk eden sen olduğun için bi kazanma hissi gelir içine. Hah, evet, o duygu işte. Diğer kazanmalara benzemeyen bir duygu, kaybeder kaybetmez gelen.
Biliyor musun amirim, biz maruz kaldık hep. Maruz kalanlar kuşağıyız. İkimiz de. Ben kimseyi suçlamıyorum bunun için, yapısalcıları bile. Tamam, birisini suçluyorum. Beni terk etmek için bekleyen, beklerken sevgimi kaybetmeyi göze alan biri bar, onu suçluyorum işte. Tabi o da haklı belli noktalarda, hiç kimse tam anlamıyla haklı olamaz. Peygamberlerin bile inkârcı ve kâfir oldukları dönemleri vardır ve kimsenin kendisini doğmadan vaftiz edecek kutsal bir ruhu yoktur. Dediğim gibi, insanlar neden terk etmenin kazanmışlığını yaşamak isterler. Bütün bu giderler, sevgiye karşılık vermemeler, ilgilerden memnuniyetsiz olmalar, karşıdakinin sevgisini senden uzaklaştırmayacak kadar ağır olan ithamlar…
Satırlar uzadı Amirim, sayfa dolmadan bitireyim. Uzak vardı ya hani iyi bilirsin sen de. İlk sayfasında “Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir?” yazıyordu. Al sana cevap: Kendine en yakın olan kadar uzak.

Bizi dinleyecekler mi Amirim. Peki sabırla okuyacaklar mı. Hiç sanmıyorum ama ümit etmeden duramıyorum: Umarım ustam bir gün beni öldürmeye çalışır. 

24 Nisan 2016 Pazar

İlacımız Birlikte Olmak Ama Ben Tedaviyi Reddedeceğim Galiba



İktidar nedir diye sorduğunda hoca kurumlar sosyolojisi dersinde, derin bir sessizlik olmuştu sınıfta. Sessizliğin nedeni yanlış bir şey söylememekti sanki o zaman, ama sonra sonra fark ettim ki iktidarın ne olduğunu iyi tanımlıyordu 50 küsur sosyoloji birinci sınıf öğrencisinin sessizliği. Yıllar yıllar içinde iktidarlar sesimizi kısmaya devam etti, okudukça kısıldı sesimiz, öğrendikçe azaldı kalabalığımız. Öğrenemeyenlerin elendiğini düşündükçe yalnız kalıyorduk merdivenin üst basamaklarında. Eğitim yukarı doğru merdiven basamaklarını çıkmaktı ya, tepedeki yalnızlıktı ya bilmek. Bilgi güçtü ya.

Sıralardan kalkıp, fena olmayan notlar ve ortalamanın üzerinde birkaç kelam ederek masa etraflarında öğrenim hayatına devam ederken daha da hissettik iktidarı. Daha sarhoştuk bu sefer, iktidar muhatap alıyordu arada bizi. Ulan dedik iktidara bak…, yoksa…, biz… Evet iktidar bizi muhatap alıyordu. Bazen de değildi bu. Bizsiz ya da bize saldırmadan var edemiyordu kendini. Tam bu noktada ontolojik ve epistemolojik nedir sorularını hatırladım yine lisansın ilk yılında derste hocanın sorduğu. Yine derin bir sessizlik içindeydi sınıf. Sessiz sessiz var olmaktı sanki ontoloji, epistemolojik olan ise susmaktı.

On senededir bir şeyin peşinden koşuyorum. Koşmuyorum da aslında o sabit bir yerde duruyor, ben onun önce elinden tutmak sonra da içine girmek istiyorum. Tam bu noktada Zenon geliyor aklıma. Ulan Zenon tamam okun hareket etmeye zamanı yok da niyeti var kardeşim. Ok hareket etmeye niyetli, hareket etmek için elinden geleni yapmış, dört sene lisans, üç sene yüksek lisans yapmış bu ok. Neden bu hareket bu kadar imkânsız Sayın Zenon. İktidar mı istemiyor hareket etmesini. Ayrıca ben bir A kişisi olarak sonsuz sayıda mesafe gitmişim, tamam yolculuk da tamamlanmasın ona da diyeceğim yok. Bu yolculukta ne yer ne içerim. Bunun da cevabını ver Zenon abi, hareket illüzyondan ibaret de hokkabazlık karın doyurmuyor be abi.


Delirmeler hattında kaçak yolcu olarak başladığım bu seyahati son durağa gelmeden bitirmek niyetindeyim. Belki birisi bizi örnek falan alır hayatının saçma bir yerinde, ne bileyim ya da sıkıldım aynı koltukta gitmekten. Önümüzdeki durakta ineyim ben.

20 Mart 2016 Pazar

Ocak- Şubat- Mart


     Bu gün annem 4’lü ocak aldı. Daha önceki 2’liydi ve eve ilk taşındığımızda evime gelen ilk misafir olan kuzenimin eşinin ev hediyesi olarak almış olduğu ocaktı eski olan. Yeni ocağımızın eve geldiği sırada İstanbul’da bir bomba daha patladı. Şimdilik 5 kişi öldü, ağır yaralılardan bazıları da ölmek için sırasını bekliyor, tıpkı yarasız olan diğer yaşayanlardan ufak farklarla. Bu patlayan bomba 10. Katliam olarak anılıyor haber sitelerinde. Bu arada haber artık sitelerde oturuyor. Ayrıca ocak sözcüğünün Türkçedeki 10. Anlamının ev olduğunu belirtmem gerek.
     Akşama kadar bekledi ocak kutusunun içinde, mutfağın köşesinde. Sonra annem, ‘takalım artık şunu dedi’. 30 yıllık hayat bana pek çok şeyin yanında doğalgazla çalışan ocakların hortumlarının standart olduğunu da öğretti. -Edilgendir bu öğrenmeler: hocam bu hayatta ne işimize yarayacak öğrenmeleridir, öğrendiğini anlamazsın öğrenirken, öğrenmek istemezken öğrenirsin.- Eski hortumu çıkardım ama uymadı yeni ocağın arkasına. Bizim hortum yeni gelen ocakla ilk etapta anlaşamamıştı, aralarında bir uyum sağlamak için harcama yapmak gerekiyordu.

     Bu aralar çok fazla bomba patladığı için sık sık yağmur yağıyordu. Çıktım dışarı, çok amaçlı hortum birleştiriciyi aldım, geldim. Eski ocağın yerini yenisi aldı böylece. Artık aynı anda dört şey pişirebilecektik. Yaşasındı. Kontrol ettim gaz kaçırıyor mu diye. O sırada annem, mutfağa en yakın oda benimki olduğu için bana dönerek: ‘Dikkat edin, baş dönmesi, mide bulantısı falan olursa hemen haber verin, aman zehirlenmeyin’ dedi. Ben de gaz ve ocak arasındaki bağlantıyı kurmuş kişi olarak özgüvenle, ‘olur mu öyle şey yahu, bunda hiçbir sıkıntı çıkmaz’ şeklinde bakış attım. Aradan bir saat geçti, çay içmek için ocağı kullanmamız gerekti. Annem çayı demledi. Ben de sesini duyar duymaz bir sigara sardım, hemen mutfağa gitti. Bizim konuşmalarımızı duyan kardeşim de geldi birkaç fırt sonra. Bir anda yeni ocak, annem, kardeşim ben bir aradaydık. Herkesin gözü ocaktaydı, zehirlenirsek birlikte zehirlenelim ama kesin gaz kaçırmıyor bakışı attık ayrı ayrı zamanlarda ocağa.