“Uzman görüşüme göre anomik
intihar” yazıyordu okulunun 5. Katından aşağı atladıktan sonra cebinde bulunan kâğıtta.
Ne garip Orhan Veli’yi de çok severdi. Daha da ilginci intihar edenlere sadece
sosyolojik anlamlar verebilirdi, o anlamları da birkaç saniyede verir geçerdi. Yaşarken
‘ne zaman bir şeyden uzaklaşsam bana yaklaşmalarından nefret ederdim’ diye
düşünürdü uzaklaşırken. İntiharı bir çeşit karakter değişmesi diye düşündü,
fazla zaman da ayırmadı bu düşünceye ki bazı düşünceler çok düşünülmeye
gelmezdi. Yüzdeki sası bir sırıtma gibi kısa ve sadece kendine anlamlı bir
haldi yaşadıkları. Daha önceden de intihar etmişti, ama bir şekilde not
bırakmamıştı peşinde, bu not ilkti. Hem ilkti hem de ona öğretilenlerin
neredeyse hepsi yazıyordu kâğıtta. Kağıt da denemezdi cebindeki üzeri yazılı nesneye, hafif olsun ve aramakla
zaman kaybedilmesin diye seçilmiş, üzerine yazı yazılabilecek en hafif, kaleme en
yakın yazılası nesneydi sadece. Bu kadar değersiz olmasına karşılık tıpkı
birisinin cebinde arasına düştükleri gibi önemli, değer verilir bir hale geldi.
Tesadüf böyle bir şeydi. Burada yazılanları birisinin okuması kadar nadirdi
tesadüfilerin. Nasıl derler bilirdi, hakimdi yaşamaya.
Çoğunlukla sıradanlık. Bazen -lojik saçmalamalar, bazen cakacılık. Bir grup hilkatsizin anlamsız birlikteliği. Büyük ölçüde müşterek bir ilişki ama iç sesler de var. Bir de apartman var. Kediler, köpekler, böcekler ve periler var. Kolektif bir halet-i ruhiye...
10 Aralık 2014 Çarşamba
27 Kasım 2014 Perşembe
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
Ama
yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı,
kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu
kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek,
istediği için tek başına durabilmek... Farkında bunun. Yalnızlık zorunlu bir
durum olmadığı zaman daha çok hoşlanıyor. Ama bir şey daha var bu duyguların
içinde. Bir şey daha. Anlatılması güç... Sanki başkalarının varlığı, uzaktan da
olsa kendini sezdirmedikçe, Andronikos, bir türlü rahat edemiyor. Kendilerinden
uzaklaşmak için de olsa başkalarının varlığı kendisine gerekli. Öyle bir
şeyler, öyle bir şeyler dönüyor kafasında... Hep başkalarının varlığı gerek bu
yalnızlığına. Şimdi ise, gerçekten yalnız, şehirden uzak, gerçekten tek başına
kaldığı şu anda, şehirdeki yaşayışı, şehir yaşayışının küçük alışkanlıklarını
arıyor; aradığının farkında; aramaktan korkuyor. Çekidüzen vermek istiyor
kendine. Barınağı düşünüyor. Suyu, yiyeceği düşünüyor.
Bilge Karasu- Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
1 Kasım 2014 Cumartesi
Nargissos'un Öpücüğü
Bu masal bir hayvanı doyurmak
için yazıldı, aslında. Bir bakıma pamuk prenses değilde, kötü cadımızı
düşünecek olursak soralım kendimize; Ayna, ayna söyle bana var mı benden daha
güzeli? İşte tam bu noktada terslektik bir okuma ile, pamuk prenses değiliz daha.
Oysa hep böyle avutulduk. Olacağımızı düşündük ve çoğu zaman gözlerde ki
mutluluğu yanlış anladık. Olduk sandık, oluyor sandık kendimizi. Oysa düşünün
birinin gözlerine dikkatlice baktığınızda kimi görürüz, diye. Tabii ki
kendimizi.
İşte bu nedenle:
I
Sen sen sen
Yaratırken, sanmışken doğayı
Ben bilek damarlarımı kesiyor olacağım...
“Gözlerinin içinde aşktır gördüğüm”.
Not: Terslektik tamamen kafadan uydurulmuş bir kelime olarak
hiçbir anlama gelmemekte, fakat okuyucuya yazarın ne kastettiğini getirtmektedir.
26 Ekim 2014 Pazar
iç
(Öncesi uzundu bunun. Fakat gerek yok o kadar çok kelimeye)
Nihayet iç huzura kavuştun bazı
hazlardan vazgeçerek ve henüz tanımadığın yeni hazların seni beklediğini
umarak. Ama iç huzurunu sikeyim oğlum, iç huzurunu sikeyim.
24 Eylül 2014 Çarşamba
Yağmur
“now that we’re here,
how do we get back?”
Çağımın
aklında plastik çiçekler açıyor,
gülüyor
ve seviniyorlar buna. Oysa yağmur
durmadan
yağıyor. Biz bir odanın ışığını
açana
dek yağacakmış.
İki
kişilik bir sessizliği buluşturana dek,
bir
ritmin içinde tekrar. Yağacakmış, hayatı
oluşturana
dek, tekrar.
Sık
sık camdan dışarı bakıyorsun, odaların dışına
kaçıyorsun,
kalmak istediğin bir yerin yokmuş,
içindeki
ses kaygıyla tanıştırıyormuş seni.
Yağmur:
Sessizliğiniz huzursuzluğunuzun sesi
diyormuş
size. Yankılanıyormuş yağmur:
Ömrün
bir şey anlatıyor sana, ama sen anlamıyorsun!
Yağmur
durmadan yağıyormuş:
Hiçbir
şey rastgele değildir.
Hiçbir
şey rastgele değildir.
Ben
anlıyorum ama onlar anlamıyorlar daha,
içlerindekini
çoktan unuttular. Yağmur da
sevmiyor
artık bizi. Ama terk etmiyor,
unutmuyor
yine de: Yağmur yağacakmış daha:
Buluşturana
dek içimizdeki kopuk ritmi,
cılız
sesleri dönüştürene dek rüzgâra.
Çağımızın
aklında bombalar patlıyor, kaçıyor
ama
dönüyorlar aynı yıkık yerlere.
Silinebilir
mi bu yazı?
Bu
uzun anı unutulabilir mi?
Eski
bahçe acı çekiyor benim yerime.
Ben,
silinebilsin, unutulabilsin diye
dua
ediyorum yağmurla birlikte.
Yağmur
yağıyor: Bilmiyorsun diyor, toprak nedir,
eski
bahçe ne, niçin söküldün ordan ve sıkıntıya aitsin, neden?
Eski
bahçe, hey! hayatın ritmini,
yağmurun
sırrını saklayan,
bizi
bir zaman şımartan kucak, kayıtsız şefkat.
Bir
ömür nasıl yaşanır, fısılda bize,
Nasıl
yanar hayatın ateşi içimizde?
Yağmur
yağacakmış,
Ömrün
anlatacakmış daha.
Birhan Keskin
11 Eylül 2014 Perşembe
Kimdi Pinochet?
“Aslında kimdi Pinochet,
kapitalist ihtilaliyle ve yirmi yıl süren baskı rejimiyle Şili’ye damgasını
öylesine vuran o asker kimdi? […] Ondan neden bu kadar korkuluyordu? Ona neden
bu kadar hayranlık duyuluyordu? […] Öyle sanıyorum ki onu anlayabilmek için Mario
Vargas Llosa’nın Teke Şenliği ya da
Gabriel Garcia Marquez’in Başkan
Babamızın Sonbaharı gibi romanları okumak yerinde olur, çünkü o yazarların
öylesine güzel tanımladıkları o tipik Latin Amerikalı başkomutan tiplemesiyle
pek çok ortak yanı vardı onun. Sert, soğuk, kaypak ve otoriter bir adamdı, bir
kurum olarak orduya duyduğunun dışında sadakat kaygısından da duygusundan da
yoksundu, General Carlos Prats ve daha başkaları gibi işine geldiğinde
öldürttüğü silah arkadaşlarına karşı vefa duygusu yoktu içinde. Kendisinin
vatanı kurtarmak için Tanrı ve tarih tarafından seçildiğine inanıyordu.
Nişanlara, askeri şatafata bayılırdı; kendi kendisine manyaklık derecesinde
hayrandı, hatta kendi adını taşıyan, kendi imajını sürdürüp korumaya yönelik
bir vakıf bile kurmuştu. Kurnaz ve ihtiyatlıydı, köylü tavırlıydı ama
istediğinde cana yakın olabilirdi. Kimilerince beğenilen, kimilerince nefret
edilen, herkes tarafından korkulan bu adam, tarihimizin çok büyük bir gücü en
uzun süre elinde tutan şahsiyeti olsa gerek”.
ISABEL ALLENDE
18 Ağustos 2014 Pazartesi
Kronik Saçmalamalar
Dışarıdan
nasıl göründüğüyle ilgili tahminlerim var ama asla tam olarak nasıl göründüğünü
bilemem. Kim bilebilir ki zaten. Bilmek ne büyük derttir bazen. Bazen
bilemeyince inanmak ne çok iş görür.
Ne yapacağız
ulan, tüme mi varalım bu yaşta, tümden mi dönelim rayların üzerinden. Çiçekleri
yediğimiz akşamların sabahında fırıncıya gidip teşekkür mü edelim, eline sağlık
kardeş ekmekler de tam kıvamında mı olmuş diyelim.
Sesli
kahkahalarımız ciğerlerimize yerleşmiş sıkıntılarımızı ağız yoluyla atmamıza
yardımcı olur mu her zaman. İçince şişenin içindekini dibine kadar, daha mı
rahat çıkış yolu bulur ciğerlerimizdeki sıkıntılar.
Öteki dünyaya
inanmaktan ne zaman vazgeçecek kitleler. Çağlar ne zaman öteki dünyadan önce
öteki dünyadan sonra olarak ikiye ayrılacak, öteki dünyadan sonrası ne zaman
yaşanacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





