Munro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Munro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2012 Çarşamba

Sana gitme demeyeceğim Lavinya!





"Peki ama beni bırakıp gittiğinde aklın bende kalmayacak mı" dedi kadın.
"Hayır! Asıl seni bırakıp gitmezsem, sende kalabilecek bir aklım olmayacak Lavinya anlamıyor musun! Buna mecburum," dedi adam. (Gitmek istemez, Lavinya'ya sarılmak ister gibi bakar, teğet geçer ve yürür...)
1. Perdenin Sonu,
 yazdı ve kafasını daktilosundan kaldırdı yorgun yazar. Buzsuz sek viskisinin son yudumunu alıp piposundan bir fırt çekerken, oğlu bacağına dokundu. Gülümsedi yazar, piposunu elinden bırakıp oğlunun kafasını okşadı ve yavaşça kucağına oturttu:
"Söyle bakalım koca adam ne istiyorsun?" dedi beş yaşındaki dünyalar tatlısına...
"Dışarıya çıkmak istiyorum baba!.. Farklı sesler duymak, farklı şeylere dokunmak istiyorum, farklı kokuları içime çekmek istiyorum, insanların yüzlerini ellemek, yeni insanları tanımak istiyorum..." dedi koca adam...

Kendiyle beraber eve hapsettiği oğlunun aylardır ertelenmiş isteğinin yerine getirilme zamanı gelmemiş miydi? Evin içindeki iplere dokunarak yolunu bulmaktan sıkılmış koca adam, belli ki kaybolmak istiyordu...
"Tamam koca adam, yarın olsun bakarız... Sen şimdi odana git yat, geliyorum," dedi yazar. Bir duble daha viski koydu... Tek buzlu... Kafasına dikti... Piposunu körükleyip derin bir nefes aldı ve oğlunun odasına gitti... Her gün okuduğu masal kitabında kaldığı yeri açtı, bir masal okudu ve oğluna iyi geceler deyip salona geçti... Bir kadeh daha viski koydu kendine... İki buz... Uzun bir süre sessizce karşısındaki duvara baktı, yavaş içti bu sefer... "Yalnız çocuk büyütmek zor, ama yalnız kör bir çocuk büyütmek daha da zor," diyordu içinden...

Göz kapakları doğuştan mühürlüydü koca adamın, bir cadının laneti gibi belirsiz ve çaresiz bir hastalığı vardı. Doktorlara göre mühür açılabilirdi ancak nafile... Yine de göremezdi koca adam... Gözleri ne renk bilmezdi yazar... Oğlunun gözlerini tasvir edebileceği binlerce ağdalı lafı varken, o bilmediği rengi sükut ile tasvir ediyordu eli mahkum.

Konuşmaya başladığında ilk "Baba!" demişti... Sevinememişti yazar, keşke "Anne" deseydi diye geçirmişti içinden. Bu yükü paylaşacağı kadın, anne isim ve zamiri olacak kadın...

Neredeydi ki?..

Yürümeye başladığında evin içinde yalnız dolaşabilsin diye bütün duvarlara ip bağlamıştı yazar: Saten ip yazarın yatak odasına, kadife ip koca adamın odasına, yün ip çalışma odasına naylon ip mutfağa, metal tel banyoya ve  kırçıllı ip salona gidiyordu. Bir mühendis edasıyla tasarlamıştı bütün sistemi... Birleşim noktaları, ayrım noktaları hepsi kolayca öğrenebileceği şekilde ayarlanmıştı. Evdeki her oda bir ucundan diğerine, yirmi bir koca adam ayağı...

Bir kadeh daha koydu yazar... Üç buz... Kafasını yukarı kaldırdı, bacak bacak üzerine attı... Gözlerini yavaşça kapattı... Oğlunun yaşadığı karanlığı hayal etti... İstediği zaman gözlerini açabilmenin rahatlığı ket vuruyordu... Sanki anlayamıyordu, bir şeyler eksikti, yaşadığı zorluklardan her defasında hayıflanıyordu... Ama oğlu?.. O ne yapabilirdi ki?.. Karanlıklar lordu koca adam...

Buzlar etkisini gösteriyordu... Son kez bakıyordu yazar dünyaya... Yavaşça eriyordu, düşünceli... Hâlâ oğlunu anlayamıyordu... Daha tamamen kararmamıştı dünya... Bir anda irkildi ve ölmeden önceki son görevini hatırladı... Oğlunun yanına gitmesi gerekiyordu... Son veda... Kanepenin üstünde duran yastığı eline aldı... Gözleri biraz daha az görüyordu artık... Sendeliyordu... Yere düştü... İlacı veren adamın söylediği doğruysa ölmeden beş dakika önce kör olacaktı... Ölüme beş kala oğlunu anlamak istedi... Onu anlamak için mi ölüyordu, anlayamadığı için mi? Oğlu onu anlayabilir miydi ki? Onu sevdiği için mi seçmişti bu yolu yoksa dayanamadığı için mi? Ölüm yaklaşıyordu...

Saf karanlığın içinde, karanlık tarafa mı geçmişti yoksa doğru yolu mu bulmuştu bilmiyordu...

Yerden kalktı, el yordamıyla kadife ipi buldu... Yere düşürdüğü yastığı eline aldı, emin adımlarla ipi takip etti... Koca adamın odasına girdiğini anladı...

Yirmi bir koca adam adımı, on buçuk yazar adımıydı...

Yavaşça saydı adımlarını ondan geriye... 10, 9, 8... Yaklaşıyordu emin adımlarla... 7, 6, 5... Oğlunun soluk alıp verişini duyuyordu... Karanlık dünyayı aydınlatan yegane ses... 4, 3, 2, 1... Biliyordu artık oğlu elinin uzanabileceği mesafede... Yastığı yavaşça oğlunun soluk sesine doğru götürdü...

Telefonum çaldı ve kapattım kitabı... Tanıtım birazdan başlayacaktı, ardından imza günü ve gereksiz bir sürü insan... Editörüm hadi demlenmeyi bırak da gel artık salona diyordu... Bir sürü yapmacık övgü, kendini marjinal sanan ama bir boktan anlamayan bir çuval Cihangirli...

"Sen sus reklam ve tanıtım işini bana bırak," demişti editörüm "Sen sadece sorulan sorulara cevap verirsin". Canıma com com... Lavaboya gidip saçımı, kıçımı, başımı düzelttim. Ukala görünmek sağlığa zararlı gibi tembihlemişlerdi yayın evinden: "Mütevazi görün!..  Eyvallah, söz en mütevazi ben olacağım...

Salonun arka tarafındaki kuliste bekliyordum... Editörüm yanıma geldi... "Biz sana mütevazi ol diyoruz sen güneş gözlüğüyle salona geliyorsun," dedi... Ne alakaysa!.. Güneş gözlüğü de mi sağlığa zararlı!

Bana ayrılmış, önünde koca puntolarla kartona ismimin yazdığı koltuğa oturdum, kıl kuyruk editör de yanıma...

Söze girdi, yıkadı ve yağladı!
Veni, vidi, vici.. Salonu fethettik.

Ağzı açık ayran budalaları bana bakıyorlardı... Eller havada ama kopmak için değil, akıllarınca soru soracak dallamalar... Editör kulağıma "Ben moderatör olayım, önce tanıdıklarıma söz vereyim olay çıkmasın, sorular tanıtımın parçası neticede" dedi. "Ver paşam keyfin bilir, istediğine söz ver... Patron sensin, akşama kafayı çekelim yeter" dedim. Daha ne içeceksin der gibi baktı hıyar... Yok anne öykülerinizde hiç mi yok, yoksa var da doğumda mı ölüyor, sizi terk mi ediyor, bu çocuk patates mi, yerden mi bitti; yok efendim hikaye içinde hikaye yazan adamın bir anlamı var mı, siz kimsiniz bu kitapta ayarında birkaç sıkıcı sorunun ardından,

"Mesihle ilgili çok öykü yazdınız ve onlarda diğer tüm Mesih anlatılarında sinemada ya da edebiyatta olduğu gibi baba figürü yoktu... Bu kitabınızda ise anne figürü yok. Neden acaba" demez mi, heyecanlandım azcık. Anladık bizim editörün tanıdığı biri değil, IQ'su kesin doksan civarı, ama doksan bir değil yani o kesin. Olsa olsa seksen dokuz...

"Mesihin dadısı vardır aslında, yani üvey babası... Onu görmek bir işimize yaramaz, ki bence sıkıcı ondan anneyle idare etmiştim bu vakte kadar... Ama bu sefer Tanrı'yı yere indirmeyi seçtim. Mesih gene var, ama babasıyla... Baba bir gaddar mı? Yoksa ilah mı?.. Oğlunun iyiliğini isteyen bir baba mı sadece? Yoksa kendi iyiliği için oğlunu kurban eden bir ebeveyn mi? Oğlunun yaşadıklarını anlamak mı? Yoksa anlayamadığını ve anlayamayacağını bilip, bunu anlamak için ölmeyi mi seçiyor? Belki de kendi ölümü daha yüce bir sebebe hizmet edecek kim bilir? Belki de babası ölse Mesih daha bir Mesih olacak? Ya da babası olmadan Mesih de mi olmaz? Tanrı'sız İsa nasıl olurdu?" diye devam ediyordum ki editörüm kulağıma "Yavaş oğlum yavaş ezme artık tamam" dedi. Bence de yeterdi...

Soruyu soran kadın şok olmuş bir şekilde teşekkür ederken editörüm "Başka soru alabilir miyiz acaba" dedi. Salon sus pus olmuş kimseden tek bir çıt bile çıkmıyordu... Bir anda bütün salon alkış, kıyamet ıslık, stadyuma çevirirlerken salonu tabii ki kimsenin götü yemedi soru sormaya...

Kalabalık dağılırken, bir duble viski getirmiş editör. İki buz... Zevksiz herif, viskiyi iki buzla katletmiş ya neyse. İçip kitabımı imzalayacağım, önünde kuyruk ve yüzlerce kitabım olan masaya oturdum. Otomatiğe bağlanmış, hatta yer yer kitaba sadece çarpı atıp yollayan elim uyuşmuştu... Fotoğraf çektirmiyordum prensip olarak, Türkan Şoray Kanunu'nun yazar versiyonu... Kaç yüz kitap imzaladım bilmem...

Artık bıkmıştım, bunalmıştım, bitmiştim, tükenmiştim, örselenmiştim...
Kitabımın kapkara, üzerinde hiçbir desen olmayan kapağı sanki beni yutuyordu...
Yoksunluk çekiyordum...

Editör kulağıma fısıldadı "Bitirelim mi?", "Tabii ki de bitir bu da soru mu?" dedim. Biraz kuytuda bir masa ayarlamışlar, imza isteyen kalabalıktan uzak... Oraya geçtim. Masanın her tarafı kadife iplerle süslenmişti, koltuğun üstünde de bir yastık... Sanki nikah masası! Viski istedim editörden, "Ama buz koyma!". Viskiyi elime aldım ve etraflıca bardağını inceledim. Öylesine... Bir yudum aldım, kafamı geriye atıp gözlerimi kapattım... Hiç bitmeyecek sanki bugün... Bacağıma dokunan küçük bir el hissettim. Gözlerimi açıp altımda duran çocuğa baktım. Garip bir giyinişi ve kafasında şapkası vardı. Boynu yere eğilmişti... Kafasındaki şapkadan yüzünü göremiyordum.

"Biliyorum!" dedi bir anda... Sesi sanki küçük bir çocuğa değil de koca bir adama aitmiş gibi geliyordu... Sanki çocuk değil de bir cüceymiş ben yanlış anlamışım gibi... Yüzünü göremiyordum ama kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu, korkudan altıma sıçacaktım...
"Neyi biliyorsun?" dedim.

"Kimsenin göremediğini biliyorum! Onlar karanlıkla uğraşırken aslında senin neden koca adamın gözlerini kararttığını biliyorum!"

"Kitaptaki, çocuktan mı bahsediyorsun?"

"O çocuk değil, o koca adam! Onun gözleri kapalı ama aslında sen görmesini istiyorsun!" dedi.

Kalbim yerinden fırlayacaktı. Adam mı çocuk mu bir türlü anlayamadığım ve yüzünü göremediğim garip varlık beni korkudan öldürecekti...

"Peki o zaman neden gözlerini kapatayım, gözleri gören bir karakter olarak yazardım isteseydim, çok takılma yani" dedim küçümseyerek.

"Koca adamın görmesini istesen de çocuğunun gözleri ne renk olacak bilemediğin için mühürlüyorsun, kendi çocuğundan korkuyorsun, kadınlardan korkuyorsun, senin çocuğunun annesi olabilecek kadınlardan korkuyorsun, onların göz renklerinin hikayelerine yansımasından korkuyorsun... Ela mı, mavi mi, yeşil mi, kara mı? Çocuğunun gözü annesine çeker diye düşünüyorsun... Bunu yazmaktan korkuyorsun! Sen sevmekten değil, Tanrı'nın çocuğunu yüz üstü bırakmasından korkuyorsun... Senin Tanrın bir baba değil... Senin Tanrın bir kadın ve sen kim bunu bilmiyorsun?"

Nutkum tutulmuştu... Kelime bulamıyordum söyleyecek... Gözlerim kararmıştı... Oturmak için kucağıma aldığım, koltuğun üzerinde duran yastık elimden kaydı...Yere yığıldım... Masanın altına bağlanmış kadife ipe tutundum. Kalkmaya çalıştım... Kadife ip!


...

Koca adam eline yastığı aldı, yerde yatan yazar bozuntusuna baktı... Şapkasının altından gülümseyerek yastığı babasının üzerinden havaya kaldırdı...

"Korkma baba sadece karanlık!"

Ve Tanrı Kararsın dedi...


11 Ocak 2012 Çarşamba

Bugün hiç yaşanmadı!

Bütün gece -sabaha kadar- bilgisayar açık bir şeyler yazmak için kıvrandım... Yukarıdakinin gücüne gitmiş olsa gerek "yavrum ben sana bir ilham yollarım aklın şaşar," tadında bir gün yaşattı bana. Bu yazı onla beraberken hiçbir yazımı ona atfemediğimden şikayet eden eski sevgilim Cansu'ya ve benden Kerim Usta'ya (Nam-ı değer Kuran-ı Kerim'in yaratıcısına) selam olsun...

Saat 06:49 am;
Günlük radyasyon kotamın dolduğuna kanaat kılıp öldürdüğüm her bir saat için birer dakikalık -tek sigara süresi- saygı duruşunda bulundum ve yatmaya gittim... Üç adımlık yatak bilgisayar arası mesafemin yarısında yarın yapmam gereken bir iş olduğunu hatırladım ve mailimi kontrol etmek için bilgisayarın başına tekrar oturup mailime baktım.

07:02 am;
İstanbul'dan tedarik edilemeyen bir kitabın milli kütüphaneden alınmasını rica eden bir maili cuma günü almıştım. Cuma günü linke tıkladığımda detaylı bir şekilde kitabın künyesini görebiliyordum ancak kitabın ismine dikkat etmemişim. O sebepten tekrar tıkladım link bozuk... Yayınevine mail attım. gidip yattım...

Saat 12:32 pm;
Güneş'i görmek yerine karanlığı -Serhat'ı- gördüm çok ürktüm, çabuk ayıldım... Yayınevini tekrar aradım "o link çalışıyordu ama şimdi bozulmuş!" dediler, beni doğruladıklarına sevindim... Kitabın ismini, cismini sordum, "birazdan ararız," dediler...

12:50 pm;
Serhat sürekli "karnım çok acıktı!" diye tüm beyin hücrelerime tecavüz ederken, kaçınılmaz olandan zevk alamadım belki gider diye ölü taklidi yaptım işe yaradı. "Ben gidip poğaca alayım o zaman," dedi. "Anahtarı da al!" dedim.

13:20 pm;
Yayınevinden geri aradılar kitap Murat Belge'nin vakti zamanında çevirdiği; Lorca'nın Öldürülüşü adlı eser imiş. İki farklı yayınevinden basılmış, birinin çalıntı olma ihtimali yüksek imiş... Sen ikisini de çektir dediler.

13:30 pm;
Bir sigara içip çıkacağım... İki fırt çektim ve benim o fotokopiye verebilecek paramın olmadığını fark ettim.
-Serhat paran var mı lan!
-Gaz parası var olur mu?
-Oğlum Türk parası değil mi o?
-Evet.
-Olur o zaman ben akşam veririm sana.
Kitabın sıra numarasının fotoğrafını çektim, çok susadığımı fark ettim ama sallamadım, evden çıktım...

13:50 pm;
Milli kütüphanenye girdim... Güvenlikten geçtim, zamanında atlattığım bir badire yüzünden kütüphane kartımın olmadığını hatırladım -beş senelik olay-. Yenisini çıkarayım dedim,
-Pardon kartımı yenileyecektim (Arkadaş telefonla konuşuyor çok agresif!)
-Hükümsüzdür ilanı var mı hocam
-Yok, benimki evde de kırıldı
-Kırıkları getirdin mi?
-Yok attım
-O vakit hükümsüzdür ilanı lazım
-Ee ben ne yapıcam şimdi?
-Tamam hadi bugünlük geç

14:00 pm;
Kitapları alabilmek için "kitap istek formu"nu doldurdum (1998 AD 7662 ve 1976 AD 1864), görevliye verdim "yarım saat sonra gel al," dedi.

14:18 pm;
Vakit geçmek bilmiyor... Birikim'i açtım bir Tanıl Bora yazısı okumaya başladım...

14:30 pm,
Hacettepe Üniversitesi İstatistik Bölümü öğrencileri "parametrik olmayan denklemler" sınavına girdi.

14:33 pm;
"Kitaplar geldi mi?" diye sordum, verdiler... Kitaba baktım biri doğru ama öbürü alakasız bir feminist kuram kitabı. "Pardon bir yanlışlık var" dedim, istek formuna baktılar 1976 AD 1864 değil de 1976 AD 1854 yazmam lazımmış, telefondan bakınca bana 6 gibi görünmüştü halbuki. Tekrar doldurdum formu verdim. "Yarım saat sonra gel al," dediler.

14:35 pm;
Vakit kaybetmemek için kitabın birini fotokopiye verdim "yarım saat sonra gel al," dedi. Fix tarife burada yarım saat. Çantamdaki Metis ajandasını açtım aralardaki yazıları okumaya başladım...

14:50 pm;
Susuzluğum hem beynime, hem kalbime vurdu -çarpıntım başladı. kantine inip su aldım.

15:05 pm;
Gidip fotokopiyi teslim aldım, parayı verdim. Fotokopiyi suyla beraber çantama koydum diğer kitabı sormaya gittim. "Kitabı istemeyi unutmuşuz yarım saat sonra gel," dedi.

15:09pm;
Serhat'ın şarjı bitti.

15:12 pm;
Dışarı çıktım, büfeye gidip sigara aldım... Özenle açıp bir nefes çektim, alabildiğine kibar alabildiğine şevkle çektim... Tüm stresim gitti. Elimi karların üzerinde dolaştırdım... Sonra bir "hassiktir" çektim. Çantama koyduğum su şişesinin kapağı kapanmadığı için tüm şişe çantama boca olmuş! Fotokopi ıslak, kitaplarım helak, çantam mahvolmuştu. Güldüm... Sonra ağlayasım da geldi ama soğukkanlılığımı korudum hemen hepsini duvara serdim.

15:25 pm;
Evden başka bir çanta getirmesi için Serhat'ı aradım. Telefonu kapalı! Bilgisayar başında olduğunu düşünerek Facebook'tan "Serhat evden başka çanta getir, anahtarı almayı unutma yazdım". İletişim imkanlarının çokluğu...

15:40 pm;
Serhat gelmeyince Facebook'a tekrar girdim ve "Anahtar nerede ?" mesajını gördüm. "Serhat en son sen aldın nereye koyduysan oradadır!" Serhat'ın yozluğu...

16:00 pm;
Elinde sırt çantası süzülerek geldi zat-ı muhterem Serhat (Teşekkürler bu arada).

16:08 pm;
İçeriye girmeye çalıştım, kapının önünde yaklaşık 30 kişilik bir kuyruk içeride yer boşalmasını bekliyorlar. Görevliye gittim "ben oturmayacağım fotokopi çektireceğim sadece gene de sıra beklemem gerekiyor mu?" dedim. Arkadaş bir yandan ağlıyor (ilk geldiğimde kimle telefonda konuşuyorsa pek iyi geçmemiş galiba), bir yandan da tüm o ağlamanın verdiği yumuşak kalpli, yardım sever tavırla "gel, gel içeriden geç tamam önemli değil" diyerek bana yol gösteriyordu. Daha büyük bir şey istesem onu da yapardı eminim.

16:13 pm;
-Kitap geldi mi?
-Yarım saat sonra gelir
-Ya ben zaten 45 dakika önce istedim!!!
-Şaka şaka geldi
Milli kütüphane değil karmaşık duygular sirki yemin ederim! Kitabı aldım fotokopiye verdim, adam "yarım..." cümlesini tamamlamadan arkamı döndüm "lalalala" edasıyla uzaklaşıp vaktimi bekledim.

16:47 pm;
Fotokopileri aldım koşarak uzaklaştım, bu sirkten bir an önce çıkmam gerekiyordu... Kartımı verdim, kimliğimi aldım, çıktım. Koşarken bir anda karda kayar -ski- gibi frenledim.

16:55 pm;
Durdum çünkü Hacettepe'deki sınav bitti ve oradan gelen bir otobüs içinde karşılaşmamın hoş olmayacağı daha yeni ayrılmış olduğum sevgilimi taşıyor olabilir! Gözlerimi kapatarak durağa yaklaştım, elimi çantama atıp suyumu almaya çalıştım tüm çantama döküldüğünde tabiidir ki bitmiş olduğunu hatırladım. Afalladım. Gözümü açtım ve şaka gibi 230 Hacettepe-Beytepeyazdığını gördüm.

---

16:57 pm;
16:55 ve 16:57 arası yok gözüm kararmış, gelen başka bir otobüse bindim (Bu arada beklediğim olamdı içinden Cansu çıkmadı). Kartımı bastım "geçersiz!" ibaresi belirdi karşımda. O arada şoföre dalıp otobüsü kaçırabilirdim, ama yapmadım onun yerine adama gösterdim kartı. "Bak burada daha var" dedim. O da baktı elektronik bir şey değil alt tarafı kart, bir Türklük yapıp iki vuramaz da, vuramam belki ama kıvırır, katlar tekrar denerim edasıyla karta türlü şeyler yaptı. Nafile... Neyse ki başka bir kart daha buldum cüzdanda ve onu bastım.

17:08 pm;
Bir yandan bu yazıyı nasıl yazacağımı düşünüyorum, bir yandan gülüyorum...

17:13 pm;
"Aaaaaaaah!" kızıl ve kıvırcık saçlı hatunun birini çalıya benzettim, çalı olmadığı için kımıldadı çok korktum.

17:16 pm;
Fotokopileri yayınevine teslim ettim, asansöre bindim ve üzerime baktım, aynaya baktım... Tek parça olduğuma sevineyim mi, yaşadığıma üzüleyim mi bilemedim... Sonra da bu yazıyı yazdım...


P.S:İlk resimdeki arkadaşlardan hangisi Serhat belirtmeye gerek var mı?

Ulaş.



8 Aralık 2011 Perşembe

Bandini'ye Ağıt


Günlerdir bir şey yazmaya çabalıyorum. Kafamda tepişen binlerce fili ne susturmayı becerebildim ne de onları yazıya aktarmayı... Dostum YD kitabı çıkmasının verdiği haklı gururla çok üzerime geldi durdu. "Okumuyorsun Ulaş, yazmıyorsun Ulaş, üretmiyorsun Ulaş," üretmiyor olabilirim, ama bu fantasmagoriiçinde bir çok şeyi tüketmeyi unutmadığım kesin. "Halbuki bilmiyor," korkuyorum... Peşimde bir reapervarmış gibiyim YD ve ben "Dean" kadar güçlü müyüm bilmiyorum. O sebepten ben de Benjamin'e güvendim... O'nun deyişiyle hiçbir şey söylemeyeceğim... Onlar konuşacak, ben montajlayacağım. Çünkü elçiye zeval olmaz.

"[...] kısa bir girizgâha ihtiyacımız vardır. [...] [aktörlerin] asıl işe başlamadan önce mümkün olduğunca çabuk atlatmaları gereken, aptalca ama gerekli bir formalite (s. 152)... Montaj genelliklegerçek parçalarından -film parçalarından birbiriyle alakasız tek tek çekimlerden- bir sinemasal mekân efekti yani özgül bir sinemasal gerçeklik üretme yollarından biri olarak görülür... Gelgelelim gerçekparçalarının sinemasal gerçekliğe dönüştürülmesinin, bir tür yapısal zorunluluk yoluyla, belli bir kalıntı [...] onun parçası olan bir fazla ürettiği çoğunlukla gözden kaçırılır (s. 158)" Zizek,Yamuk Bakmak.

"Dün gece düşümde gerçekliği gördüm. Sabah uyanınca bir rüya olduğunu anlayınca çok rahatladım." Lec.

"Nietzsche'nin dediği gibi gerçek dünyayla birlikte görünümler dünyasını da yitirdiğiniz zaman içinde yaşadığınız evren olgusal, olumlu ve bu haliyle de gerçek olmasına gerek kalmamışbir evrendir (s. 23). [...] Bu durumda kötülük nesnel, öyleyse somut bir şekilde ortadan kaldırılabilecek bir gerçekliğe dönüşmektedir (s. 27). [Halbuki] Jarry katlanarak artan cinsel ilişki sayısı konusunda güzel sonuçlar üretmişti. Ona göre tehlikeli eşik aşıldıktan sonra sonsuz sayıda cinsel ilişkide bulunabilmek mümkün... Tabii ki patafizik bir yorum! (s. 198)" Baudrillard, Şeytana Satılan Ruh.

"Oysa psikanalizin en ilerlemiş kavrayışı bile böyle bir 'karşılıklılık' momentinde duruveriyor...Aşk, sevilenle bir bütünleşme arzusudur diyordu Platon diyalogları... Tek gerçek sevginintensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini söylüyordu Aziz Agustinos... Ve bu temalara gündelik hayatımızdaki -ne kaldıysa geriye- idealler açısından hâlâ tanışığız yeterince (s. 24). [...] Zalimden nefret ediyorumdur bu açık. Çünkü sevdiğim birisine kötülüketmeye hep itiliyor olduğunu var sayarım (s. 80)." Baker, Yüzeybilim Fragmanlar.

"Zina etmeyeceksin!" On Emir.

"Bağlılığın erdemlerin en yücesi olduğuna karar vermesi de bunun sonucunda oldu;bağlılık aksi halde tuzla buz olup saniyenin binde biri uzunluğunda izlenimlere bölünecek yaşamlara bir bütünlük veriyordu (s. 97)." Kundera, V. O. D. Hafifliği.

"Faust, yüreğinde iki ruhu barındırabiliyorsa [...] normal bir insan çatışan düşünseleğilimleri neden içinde barındıramasın?" Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci.

"Benjamin içinse her zaman bir 'ikili ruh' söz konusu olmuştur. Gerçi bu ikili ruhudengelemenin bir yolunu bulduğunu söylemek zor (s. 17) Gürbilek, Son Bakışta Aşk.

"Ruhsal dalgalanmanın (fluctuatio animi) yarattığı bir belirsizlik var ve bu işin içinden kolay kolay çıkılamaz gibi görünüyor... Ancak var sayalım ki... içinde 'melodramatik' bir vaziyetin tahlili var... Bu tahlil bize hem aşkın doğasının önemli bir yönünü hem demelodramın doğasını açıklayabilir (s. 25)" Baker, Yüzeybilim Fragmanlar.

"Alfredo: Nasıl olduğunu bilirim...
Mavi gözlüler en beterleridir.
Ne yaparsan yap
işe yaramaz. Yapabileceğin hiçbir şey yok. İnsan ne kadar büyük olursa
bıraktığı iz de o kadar derin olur. Eğer erkek severse, çıkmaz bir
yol olduğunu bile bile acı çeker.
Toto:Son söylediğin güzeldi. Fakat hazin.
Alfredo: Benim lafım değil. 'The Shepherd of
the Hills' da John Wayne söylemişti." Nuevo Cinema Paradiso

"Psykhe o kadar tatlı ve nefes kesecek kadar güzel bir kızdı ki, onu gören herkes aklını kaybedip onun için bir şeyler yaparlardı... İki büyük ablası yabancı ülkelerden zengin birer kralla evlenmişlerdi, ama işe bakın ki kimse ona evlenme teklifi etmemişti. Aslında erkekleronun bu güzelliği karşısında evlenme teklifi etmeye çekiniyorlardı... Bir gün Aphrodite, en büyük oğlu Eros'a 'bu kız kendini ne zannediyor,' diye öfkeyle sordu. 'Ne kadar güzel olduğu umurumda bile değil' [...] 'Eros, senden onun kendine olan güvenini kaybetmesinisağlamanı istiyorum. Aşk oklarından birini 'Psykhe'nin kalbine fırlat ve onu gördüğün en çirkin adama aşık et! (s. 187)'" Milbourne ve Stowell, Yunan Mitolojisi.

"Bildiğim bir şey varsa, güneşle çöl arasına giremezsin, bildiğim bir şey varsa bildiğim bir şey yoktu: Beynim, kalbim, dilim tutukluk yapmıştı. Şebnem'e tutulmuştum. İşim bitikti. Vücudumdaki tüm kimyasallar çalkalanıyordu. Bir sigara yaktım (s. 154)." Menteş, Korkma Ben Varım.

"Erkek yüzünü onun yüzüne bastırdı ve yatıştırıcı sözcükler fısıldadı kızın uykusuna doğru... Kızın hararetinin nazlı kokusu geldi Tomas'ın burnuna, içine çekti kokuyu, onun bedeninin gizli saklı nesi varsa tıka basa içine doldurmak ister gibiydi... [yüzünü] yastığa gömdü uzun bir süre kaldırmadı...
Peki aşk mıydı o duygu? Onun yanı başında ölmek istemesi abartılı bir duyguydu apaçık; bu daha ikinci görüşmeleriydi! Yoksa ta içindeki sevme yeteneksizliğini farkına varıp da, aşktaklidi yaparak kendini aldatma gereği duyan bir adamın histerisi miydi sadece? Bilinçaltıöylesine korkaktı ki, bu küçük güldürü için seçip seçeceği en iyi eş yaşamına girme konusunda hiçbir şansı olmayan şu zavallı garson kız olmuştu (s. 15)!" Kundera, V. O. D. Hafifliği.

"Yaşamınız boyunca erkeğin gözünde, onun karısını kıskandırmak, erkeklik gücünüve/veya bağımsızlığını kanıtlamak için kullanılan, arkadaşları arasında son 'ilginç' macerası olarak tartışılan 'öteki' kadın olacaktınız. (Kadın öteki kadın olmaya, bu adın gösterdiklerine artık aldırmıyorsa bile erkek aldırmaktadır.) Evet, sevgi erkekler için kadınlarınkinden bütünüyle bambaşka bir anlam taşır: Erkek için sevgi, sahip olmak,denetlemek; daha önce hiç göstermediği durumlarda kıskançlık göstermesi demektir (s. 156)...
Şimdiye dek 'aşk'la sevgi arasında bir ayrım gözetmedik. Çünkü biri sağlıklı (sıkıcı), öteki sağlıksız (acı verici) diye iki tür sevgi yoktur; sevgi olmaya çabalayan ya da insana günleri zehir eden bir şey vardır. Sevgi egemenliğin ağır bastığı bir ortamda oluşacaksa, herkesin sevgi yaşamı ister istemez bundan etkilenir. ÇÜNKÜ EGEMENLİK VE SEVGİ BİR ARADA YAŞAYAMAZLAR (s. 157)." Firestone, Cinselliğin Diyalektiği.

"Zoey paketten bir sigara çıkardı, onu dudakları arasında sıkıştırıp bir kibrit çakmaya kadar götürdü işi, ama düşüncelerinin baskısı sigaranın yakılmasını uygulanamaz hale getirmiş olduğundan kibriti üfleyerek söndürdü ve sigarayı ağzından çekti... 'Bilmiyorum!' dedi (s. 85)" Salinger, Franny ve Zooey.
U.