Milenaya yazdığın mektupları
tekrar tekrar okudum. Özellikle de “gelme, bir gün gerçekten ihtiyacım
olduğunda ve senden gelmemi istediğimde, hemen geleceğin umudu kalsın bende”
kısmını. Bu satırları her zaman; hiç gitme burada kal şeklinde okumuşumdur. Artık
farklı bir yerden okuyorum bu satırlarını, o yüzden kafamda deli sorular var.
Mesela Bilge Karasu’nun “istediği için tek başına durabilmek” cümlesini bilirsin.
İhtiyaç duymamak muhtaç olmamak, yalnızlığa itileceğini bildiğin için
yalnızlığı tercih ediyormuş gibi yapmak ya da gerçekten tercih etmek. Neyse
sevgili Kafka bunlar üzerine daha çok düşünülmesi gereken derin mevzular, zaten
çözüm şimdi gelmese daha iyi çünkü yine gitmek zorunda kalacak.
Çoğunlukla sıradanlık. Bazen -lojik saçmalamalar, bazen cakacılık. Bir grup hilkatsizin anlamsız birlikteliği. Büyük ölçüde müşterek bir ilişki ama iç sesler de var. Bir de apartman var. Kediler, köpekler, böcekler ve periler var. Kolektif bir halet-i ruhiye...
4 Haziran 2017 Pazar
29 Ocak 2017 Pazar
Kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilmiş insanlar birliği
Sevgilim;
Bugün sol ayağımın kesileceğini
öğrendim. Doktorun ağzından ayağını kesmemiz gerekiyor diye başlayan cümlesi
kulağıma geldiği sırada çok güzel bir ekmek kokusu burnuma, ambülans sesi
kulağıma geliyordu. Doktoru dinledim. Peki başka bir tedavi mümkün değil mi
diye sordum hemen umutla. Doktor bu tedavi değil zaten dedi, bu acil bir
müdahale, kestikten sonra uzun süren bir tedavi sürecine girmemiz gerekiyor
yoksa seni kaybederiz dedi. O sırada aklıma hastane çevresinde dilenen Suriyeli
mülteciler geldi. Hangi bağlamda geldi, neden geldi bilmiyorum ama geldi işte.
Bir an kendimi çok kaybetmiş hissettim. Neden sonra daha doktorun bütün
cümlelerinin bitmesini beklemeden ayağa kalktım ve elimi uzattım, biraz
düşünmem ve bir sigara içmem lazım dedim. Artık sigarayı da bırakmalısın dedi
doktor bir yandan şaşırırken.
Odadan dışarıya çıktım,
ayakkabımın güvenle sardığı sol ayağıma baktım ve asansöre doğru yürüdüm. 4. Kattaydı
doktorun odası. Asansörün düğmesine bastım ama halen eskisi gibi yürüyebiliyorken
yürüyerek inmeye karar verdim. Dışarıda sigara içilebilen alana gittim ve yere
oturdum. Çabucak bir sigara sardım. İçimden sol ayağımla konuşmaya başladım.
Sol ayağımı ilk dedemin sağ ayakla odaya gir dediğinde önemsemeye başladığımı
farkettim. Dine ilk isyanımı sol ayakla odaya girerek yapmıştım. Aklıma bu
benim için küçük insanlık için büyük bir adım lafı geldi sonra, bir gülümseme
geldi dudaklarıma. Tam dudaklarım biraz daha mı gülsek derken muhtemelen bir
taşeronda çalışan temizlik görevlisi kadın tepemde dikilip yerde oturma kardeşim
dedi. Ayağım kesilecek de üzerinde duramıyorum dedim nedenini bilmediğim bir
şekilde. Benim için çarpıcı ve acınası bir cümle olmasına rağmen kadın sanki bu
sözleri ilk defa duymuyormuş gibi orasını bilmem burada yerde oturamazsın dedi.
Peki ama üzerine basamıyorum biraz ağrıyor da dedim. Ben anlamam dedi. Kendimi
daha da acındıracak bir biçimde ellerimden destek alarak ayağa kalktım ve
duvarın üzerine oturdum. Böyle iyi mi dedim ama hiç oralı olmadı.
Sigaramı bitirip doktorun odasına
tekrar çıktım. Kapıyı çaldım ve selam verip içeri girdim. Ne zaman keseceksiniz
dedim. Doktor gayet ciddi bir şekilde çekmeceden bir dosya çıkardı, sayfaları
çevirmeye başladı. Ne çok ayağı kesilecek var diye geçirdim içimden. Onların
hepsinin ayağı mı kesilecek diye sordum doktora, hayır dedi bu genel bir liste.
Daha önceden çok ayak kestiniz mi diye sordum. Sanırım bugün ilk defa birisini
şaşırtmıştım. Yani diye cevap verdi doktor. Altı ay sonraki bir tarih için
uygun musun diye sordu. Evet dedim hemen, insan ayağının kesileceği gün orada
olmalı ve bütün diğer işlerini iptal etmeliydi. Biraz daha ayağımın kesilmesini
normal gösterecek sakin konuşmalar yaptıktan sonra odandan çıktım. Eve doğru
yürümeliydim. Ayağım son anlarını güzel yaşamalıydı, öyle dolmuş köşelerinde
taksi köşelerinde sürünmemeliydi, gerçekten yaşamalıydı. Yaklaşık kırk
dakikalık bir yürüyüşten sonra eve vardım. Ev arkadaşım mutfakta sigara
içiyordu. Ne dedi doktor dedi. Bir tane de bana sarsana dedim. Kahve
makinasından bir bardak kahve aldım, sandalyeye oturdum, altı ay sonra ayağımı
kesecekler dedim. Tıpkı bu benim için küçük bir adım diye düşünürken ki ben
gibi güldü ev arkadaşım. Gerçekten mi lan dedi. Evet abi dedim, altı ay sonraya
randevu verdi. Oha lan neden dedi, bilmiyorum dedim ama evi hemen taşımalıyız
altı ay sonra yardımcı olamayabilirim.
26 Ekim 2016 Çarşamba
Uzun Sürmüş Bir Gecenin Sabaha Açılan Kapısı
Şu an yazmam gereken hiçbir şeyi
yazamıyorum. Yazaydım iyiydi, ama yazan yerlerimde tespit edilemeyen, edilse
bile sigortanın kesinlikle karşılamayacağı sıkıntılarım var. Soğuktan olmuş
olabilir.
Hiç tanışmadığım kadını görüyorum
ikidir rüyamda. Tanışmadım ama fotoğraflarını/fotoğraflarından biliyorum.
Sabahları uyanınca bakıyorum bir iki fotoğrafına. Şimdi ise yazmam gereken
yazının olduğu sayfayı kapatıp, bana çok saçma da gelse internetin dehlizlerine
birkaç satır damlatmak istiyorum.
Bazı insanın yanında geçerken
bile anlarsın; tanımazsın, bazen karşı masanda oturur, bazen asansörden çıkar
yanından geçer usulca, bazen çekildiği fotoğraflarla bağırır, yardım değil de
anlaşılmak ister gibi bir çığlık atar. Bu kadın da öyle, ne zaman yüzüne
baksam, kapalı dudaklarından kirpiklerime sıçrayan tükürükleri hissediyorum
çığlıklarının. "Bir anlam gelse, Ne varsa alsa, Gitse. Bir anlam gelse, Ne
varsa verse, Kalsa" diyor ya Asaf, gözleri sürekli bu sözleri mırıldanıyor
her fotoğrafında. Gelecek ne garip bir şey, sanırım arkadaşım haklı gelecek
konusunda.
Sanırım gitmenin nasıl bir şey
olduğunu deniyorum bu aralar. Ama İsmet Özelin de dediği gibi: "Kendinin
bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir?"
Ama yine de, nedenini ve yolunu bilmeden gelip durduğum bu kapının, birisi tarafından ben de seni bekliyordum nerede kaldın dermişcesine bir bakışla açılmasını bekliyor insan.
16 Haziran 2016 Perşembe
Son Mektup
Sevgili Vladimir;
Biliyorum bu aralar seni çok
üzdüm, ama senin de yaptığın iş değildi kabul et. Neyse mevzumuz bu değil. Uzun
süredir telefonlarıma cevap vermiyorsun, haber yolluyorum almıyorsun, elçiler
yolluyorum görmüyorsun, laf sokuyorum cevap vermiyorsun. Bu kadar mı beni
umursamıyorsun artık. Nefret bile sevginin bir biçimidir. Artık uzatmayalım bu
kadar bence. Hem uçağı ben mi vurdum. Ben uçak kullanmayı bile bilmiyorum ki,
kırmızı düğmeye bile basamam ben başım döner, askerin biri vurmuş, Davutoğlu bu
olayı savundu diye görevden de aldım, artık uzatmayalım. Nato toplantılarında
seni ne kadar savunduğumu görsen benimle gurur duyarsın. Artık bu meseleyi uzatmayalım,
istersen ortada bir yerde (Samsun olur Sinop olur sen seç) buluşup barışalım
derim.
Bu arada yüzün bu aralar pek bir
soluk, umarım sağlığın sıhhatin iyidir. Kendine dikkat et.
Görüşmek üzere.
12 Mayıs 2016 Perşembe
Mataramda Tuzlu Su
Terk etmenin
kazanmışlığına ihtiyacı vardı amirim. Hangimizin yok. Mesela sen neden Tayyibi
bu kadar sevmiyorken, gitsin, bir köşede ölü bulunsun, tutuklansın, yargılansın
istiyorken bile; neden sokakta bizleri dövdürdün? Bence cevap basit Amirim:
hepimiz kazanmayı hissetmek isteriz.
Yine mi sustun Amirim. Elini beline mi götüreceksin yine, bana vurmakla
mı tehdit edeceksin. Beni tehdit edemezsin Amirim, çünkü artık ben sen kazan
istiyorum. Sen bizi biraz daha döv istiyorum, biraz da sen umut et istiyorum,
umut et ve kaybet istiyorum… Neden gözlerini benden alamıyorsun amirim, söyleyim
mi. Çünkü ne yaparsan yap kaybettin artık. Neyse bunları bi tarafa bırakalım.
Nerede kalmıştık: Terk etmenin kazanmışlığı. Bakma öyle yüzüme, anladın sen de
gayet. Hani birisini terk edersin de sonra biraz üzülürsün de hani, sonra
birden hak etti dersin, sonra yine de terk eden sen olduğun için bi kazanma
hissi gelir içine. Hah, evet, o duygu işte. Diğer kazanmalara benzemeyen bir
duygu, kaybeder kaybetmez gelen.
Biliyor musun
amirim, biz maruz kaldık hep. Maruz kalanlar kuşağıyız. İkimiz de. Ben kimseyi
suçlamıyorum bunun için, yapısalcıları bile. Tamam, birisini suçluyorum. Beni
terk etmek için bekleyen, beklerken sevgimi kaybetmeyi göze alan biri bar, onu
suçluyorum işte. Tabi o da haklı belli noktalarda, hiç kimse tam anlamıyla
haklı olamaz. Peygamberlerin bile inkârcı ve kâfir oldukları dönemleri vardır
ve kimsenin kendisini doğmadan vaftiz edecek kutsal bir ruhu yoktur. Dediğim gibi,
insanlar neden terk etmenin kazanmışlığını yaşamak isterler. Bütün bu giderler,
sevgiye karşılık vermemeler, ilgilerden memnuniyetsiz olmalar, karşıdakinin
sevgisini senden uzaklaştırmayacak kadar ağır olan ithamlar…
Satırlar uzadı
Amirim, sayfa dolmadan bitireyim. Uzak vardı ya hani iyi bilirsin sen de. İlk
sayfasında “Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar
uzak olabilir?” yazıyordu. Al sana cevap: Kendine en yakın olan kadar uzak.
Bizi
dinleyecekler mi Amirim. Peki sabırla okuyacaklar mı. Hiç sanmıyorum ama ümit
etmeden duramıyorum: Umarım ustam bir gün beni öldürmeye çalışır.
24 Nisan 2016 Pazar
İlacımız Birlikte Olmak Ama Ben Tedaviyi Reddedeceğim Galiba
İktidar nedir diye sorduğunda
hoca kurumlar sosyolojisi dersinde, derin bir sessizlik olmuştu sınıfta.
Sessizliğin nedeni yanlış bir şey söylememekti sanki o zaman, ama sonra sonra fark
ettim ki iktidarın ne olduğunu iyi tanımlıyordu 50 küsur sosyoloji birinci
sınıf öğrencisinin sessizliği. Yıllar yıllar içinde iktidarlar sesimizi kısmaya
devam etti, okudukça kısıldı sesimiz, öğrendikçe azaldı kalabalığımız.
Öğrenemeyenlerin elendiğini düşündükçe yalnız kalıyorduk merdivenin üst
basamaklarında. Eğitim yukarı doğru merdiven basamaklarını çıkmaktı ya,
tepedeki yalnızlıktı ya bilmek. Bilgi güçtü ya.
Sıralardan kalkıp, fena olmayan
notlar ve ortalamanın üzerinde birkaç kelam ederek masa etraflarında öğrenim
hayatına devam ederken daha da hissettik iktidarı. Daha sarhoştuk bu sefer,
iktidar muhatap alıyordu arada bizi. Ulan dedik iktidara bak…, yoksa…, biz…
Evet iktidar bizi muhatap alıyordu. Bazen de değildi bu. Bizsiz ya da bize
saldırmadan var edemiyordu kendini. Tam bu noktada ontolojik ve epistemolojik
nedir sorularını hatırladım yine lisansın ilk yılında derste hocanın sorduğu. Yine
derin bir sessizlik içindeydi sınıf. Sessiz sessiz var olmaktı sanki ontoloji, epistemolojik
olan ise susmaktı.
On senededir bir şeyin peşinden
koşuyorum. Koşmuyorum da aslında o sabit bir yerde duruyor, ben onun önce
elinden tutmak sonra da içine girmek istiyorum. Tam bu noktada Zenon geliyor
aklıma. Ulan Zenon tamam okun hareket etmeye zamanı yok da niyeti var kardeşim.
Ok hareket etmeye niyetli, hareket etmek için elinden geleni yapmış, dört sene
lisans, üç sene yüksek lisans yapmış bu ok. Neden bu hareket bu kadar imkânsız Sayın
Zenon. İktidar mı istemiyor hareket etmesini. Ayrıca ben bir A kişisi olarak
sonsuz sayıda mesafe gitmişim, tamam yolculuk da tamamlanmasın ona da diyeceğim
yok. Bu yolculukta ne yer ne içerim. Bunun da cevabını ver Zenon abi, hareket illüzyondan
ibaret de hokkabazlık karın doyurmuyor be abi.
Delirmeler hattında kaçak yolcu
olarak başladığım bu seyahati son durağa gelmeden bitirmek niyetindeyim. Belki birisi
bizi örnek falan alır hayatının saçma bir yerinde, ne bileyim ya da sıkıldım
aynı koltukta gitmekten. Önümüzdeki durakta ineyim ben.
20 Mart 2016 Pazar
Ocak- Şubat- Mart
Bu gün annem 4’lü ocak aldı. Daha
önceki 2’liydi ve eve ilk taşındığımızda evime gelen ilk misafir olan kuzenimin
eşinin ev hediyesi olarak almış olduğu ocaktı eski olan. Yeni ocağımızın eve
geldiği sırada İstanbul’da bir bomba daha patladı. Şimdilik 5 kişi öldü, ağır
yaralılardan bazıları da ölmek için sırasını bekliyor, tıpkı yarasız olan diğer
yaşayanlardan ufak farklarla. Bu patlayan bomba 10. Katliam olarak anılıyor
haber sitelerinde. Bu arada haber artık sitelerde oturuyor. Ayrıca ocak
sözcüğünün Türkçedeki 10. Anlamının ev olduğunu belirtmem gerek.
Akşama kadar bekledi ocak
kutusunun içinde, mutfağın köşesinde. Sonra annem, ‘takalım artık şunu dedi’. 30
yıllık hayat bana pek çok şeyin yanında doğalgazla çalışan ocakların
hortumlarının standart olduğunu da öğretti. -Edilgendir bu öğrenmeler: hocam bu
hayatta ne işimize yarayacak öğrenmeleridir, öğrendiğini anlamazsın öğrenirken,
öğrenmek istemezken öğrenirsin.- Eski hortumu çıkardım ama uymadı yeni ocağın
arkasına. Bizim hortum yeni gelen ocakla ilk etapta anlaşamamıştı, aralarında
bir uyum sağlamak için harcama yapmak gerekiyordu.
Bu aralar çok fazla bomba
patladığı için sık sık yağmur yağıyordu. Çıktım dışarı, çok amaçlı hortum
birleştiriciyi aldım, geldim. Eski ocağın yerini yenisi aldı böylece. Artık aynı
anda dört şey pişirebilecektik. Yaşasındı. Kontrol ettim gaz kaçırıyor mu diye.
O sırada annem, mutfağa en yakın oda benimki olduğu için bana dönerek: ‘Dikkat
edin, baş dönmesi, mide bulantısı falan olursa hemen haber verin, aman
zehirlenmeyin’ dedi. Ben de gaz ve ocak arasındaki bağlantıyı kurmuş kişi
olarak özgüvenle, ‘olur mu öyle şey yahu, bunda hiçbir sıkıntı çıkmaz’ şeklinde
bakış attım. Aradan bir saat geçti, çay içmek için ocağı kullanmamız gerekti.
Annem çayı demledi. Ben de sesini duyar duymaz bir sigara sardım, hemen mutfağa
gitti. Bizim konuşmalarımızı duyan kardeşim de geldi birkaç fırt sonra. Bir
anda yeni ocak, annem, kardeşim ben bir aradaydık. Herkesin gözü ocaktaydı,
zehirlenirsek birlikte zehirlenelim ama kesin gaz kaçırmıyor bakışı attık ayrı
ayrı zamanlarda ocağa.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

