31 Temmuz 2012 Salı

uyan ey apartman sakini, saki mi?
kim doldurdu kadehleri dökülesi,
karışma şimdi içsesten gelecek vicdan sakini, saki mi?
uyan ey saki, uyan bir böcek geziniyor buralarda, aralarda.
uyutmaz isek saki-n-leri, rüya hep rüya olarak vicdanlaşacak,
gece olmayacak gündüz olacak
sevişirken kadınlar s-a-k-inleşmeyecekleri
bir gündüz vaktine uyuyacaklar.
uyurken öpmeyecek kimse erkekleri,
erkek deme feministler kızacak,
sus ey vicdan sakini, saki mi?
öyle mi?
uyaksız ve kuyusuz bir kalptir: insan.
büyük harfle başlamak gerekmiyor artık ve tanımından sonra
geliyor iki nokta.
saki'ye okka.
sakın anlaşılmasın ki dışsesten gelenler,
sakin sakin yudumlansın,
ne erkek ne kadın
demlendikçe bilsin.
'ne' anlamı verdi.
geliyor bir okka dışsesten,
gelemez dedi içses, biliyor ki cumhuriyet!
kaldırırıldı belki ölçüses
ancak bitmedi, vicdanlaşacak bir şeyler kaldı elbet.
haydi o zaman, ünleyivergari saki!
doldurdukça boşalacak.
boşaldıkça dolduracak bir saki
bulunacak mı?
içsesin dışsese kondurduğu öpücükten isyan!

1 Haziran 2012 Cuma

In The Year 2525





in the year 2525
If man is still alive
If woman can survive
They may find
In the year 3535
Ain't gonna need to tell the truth, tell no lies
Everything you think, do, and say
Is in the pill you took today

In the year 4545
Ain't gonna need your teeth, won't need your eyes
You won't find a thing to chew
Nobody's gonna look at you

In the year 5555
Your arms are hanging limp at your sides
Your legs got nothing to do
Some machine is doing that for you

In the year 6565
Ain't gonna need no husband, won't need no wife
You'll pick your son, pick your daughter too
From the bottom of a long glass tube' Whoooa

In the year 7510
If God's a-comin' he ought to make it by then
Maybe he'll look around himself and say
Guess it's time for the Judgement day

In the year 8510
God is gonna shake his mighty head then
He'll either say I'm pleased where man has been
Or tear it down and start again

In the year 9595
I'm kinda wondering if man is gonna be alive
He's taken everything this old earth can give
And he ain't put back nothing

Now it's been 10,000 years
Man has cried a billion tears
For what he never knew
Now man's reign is through
But through eternal night
The twinkling of starlight
So very far away
Maybe it's only yesterday

In the year 2525
If man is still alive
If woman can survive
They may thrive
In the year 3535
Ain't gonna need to tell the truth, tell no lies
Everything you think, do or say
Is in the pill you took today



15 Mayıs 2012 Salı

Söz-Adam


Oku yare
Git derdim oku yare
Sinemde yer kalmadı
Meğer oku yare

I
Yazdım olmadı, dedim, hiçbir şey değişmedi.
Söyle o zaman, dedi şey-tanımsı.  De ki sen osun; sen  aradığım ve hep arayacağımsın. De ki sen bir aşk evvel, bir yara sonrasın.
Peki, dedim başımı eğip; söz benim, dert onun olsun.

II
CAHİT: Manyak mısın oğlum, neden koşuyorsun her gün? İçkin yok, sigaran yok, kilo sorunun yok, sağlığın yerinde.
TAŞRALI: Kızın hayaletinden kaçıyorum be abi.

CAHİT: Her gün on tur mu kaçıyorsun?

TAŞRALI: Yok, yorgun olduğum günler altı tur.

CAHİT: Senin kafa gidik, ben sana diyim.

TAŞRALI: Türkçe dersinde -ık, -ik diye bir ek öğretilmiyor, di mi? Benim kuzenler de çok kullanır böyle. Yapık, edik.  Demek sizin yörede de var bu kullanım.

CAHİT: Gene başladın dilbilgisel faşizme. Kafan harbiden gidik.

TAŞRALI: Yahu ne faşizmi? Aksine, yazılı dilde olmayan ama konuşulan ve bilinen bir ekten bahsettiğim için pozitif ayrımcılık yapıyorum.

CAHİT: La tamam. Ben içmeye gidiyorum. Gelecen mi?

TAŞRALI: Nereye?

CAHİT: Nefes’e.

TAŞRALI: Yok,  ben almiym. Ama dağıtırsan haber ver, toplamaya gelirim.
CAHİT: Okey. Eyvallah.

TAŞRALI: Eyvallah.



III
“Saat yönünün tersine koşulur parkurda. Spor salonu, stadyum, park fark etmez; saat yönünün tersi affetmez. Yürümeye, koşmaya gelmişsiniz, eyvallah da abilerim, ablalarım, hiç mi TRT 2’de olimpiyatları, dünya şampiyonalarını falan izlemediniz?  Yahu ona da gerek yok; şuradaki sporcu tipleri takip etseniz yeter. Çok mu hoşunuza gidiyor karşılıklı koşup ikide bir kulvar değiştirmek? Gerçi parkur ortadan ikiye ayrılsa benim sinirlenmeme gerek kalmaz, isteyen istediği yöne koşardı. Aslında iyi fikir, not alayım bunu… Lan ben ne yöne koşuyorum peki? Kızın hayaletinden kaçıyorum güya. Hayalimde o var ama. Birazdan önüme çıksa, beni durdursa… Artistlik yaparım, durmam... Nah durmam. Dinlerim. Boşluk bulursam öperim… Nereye öpüyon amına koyim? Karı seni siklemiyor, Cahit dahil bütün arkadaşların söyledi bunu sana  onlarca kez; sen hala öpüş, sikiş sokuş diyon. Siktir git Taşralı, siktir git… Abla sen de siktir git. Olmuşun doksan beş kilo, löp löp yürümeye çalışıyon. Yürüyerek kilo mu verilir amına koyim? Koşacaksınız. İnsan gibi koşacaksınız. Ne insanı? Köpek gibi koşacaksınız. Doksan beş kilodan doksana düşsen ne yazar? Kocan fark eder mi sanıyorsun erittiğin yağları? Onun hayalindeki kadınlara yetişebilir misin sen teyze?.. Gerçi kocan da yetişemez ya... Neyse…  Altı tur bitti. Yediyi de atiym de Cahit’in yanına gidiym.”

IV
Deneyime deneyimle karşılık vermek hayatın bir zorunluluğu. Sorgulanmamış bir yaşam yaşam olabilir pekala; fakat deneyimi eksik bir yaşam, yaşanmaya değmez  gerçekten.
Bunu böylece bilenler daha özgür bir yere ulaşmak için dur durak dinlemeden  deneyimlediler, büyüdüler, çoğaldılar. Ne ki azaldılar da bazen; bitmeyen bir ezgi, kokmayan bir güzel koku, öldüren cansuları yüzünden. Kendilerinden özge sevdikleri yoktu aslında  -kendileri çoğul değil ama. Kendini sevmenin başı, ortası ve sonu hep yalnızlık olduğundan herhalde, birbirlerini de sevdiler . Nihayet, sevmeyi deneyimlediler.


V
Konuşmaya gittim deneyim aşkına, aşkın deneyimine. Söyledim sonunda. Ama cümlelerin önünde arkasında zonklayıp duran sessizlikler çürüdü, Hasan Ali ustam, ben de çürüdüm, içimde bir kurt; hatta nerede susulduysa orası çürüdü; bazı sesler yankılandı, o yankılar da çürüdü. Çürüye çürüye öyle çirkinleştim, öyle karardım da o an, karşıdan vuran nur kurtaramadı yüzümü. Neyse ki ben o baygın sevgilerin adamı değildim ve yüzümü hırpaladı bu çürüme, bu nur; dağlı bir anlatım kaldı.
 

2 Mayıs 2012 Çarşamba

I need an answer.

Değerli Jennifer, nezaketinizden dolayı teşşekür ederim. Güzelliğe ilişkin bu yüksek farkındalığınızın beni etkilediğini söylemek isterim. Son zamanların moda ifadesi ile, I am sexy and I know it. Fakat kitabımda çiziktirmiş olduklarıma olan ilginizi daha çok önemsiyorum. Payıma düşen güzellik ve kitabımda dikkatinize sunabildiğim bulgularıma olan alakanızdan dolayı son derece memnun oldum. Güzelliğime dair bir paylaşımda bulunabilmeyi ben de umardım ancak ne yazık ki paylaşacaklarım bir süre daha yazdıklarımla sınırlı olacak. Ama eğer arzu ederseniz benden daha güzel bir arkadaşım var adı Lütfü. Ekte size onun ev adresi ve cep telefonu numarasını veriyorum. Hoşçakalın.

25 Nisan 2012 Çarşamba

Onderbergen.




Tüm gecenin nöbetini tutmak neden bana kaldı? Kafka ribat derken bunu bir ben mi alındım üzerime? Ne zamandan beri sorunlarınızın üstesinden uyuduğunuz odanın ışığını kapatarak geliyorsunuz? Sizi bahar geceleri patlayan sağnaklara bağışlayacağımı da nereden çıkardınız? Açsanıza gözlerinizi! Sözlerinize açıklık katsanıza!

Bakmayın hummalı bağrışlarıma, boğazımı kurutan bu yabancı sigaradan hırçınlığım. Ha birde şey var, bünyemde yapılmış harf ve anlam ve lügat inkîlabı. Tüm mesele bu değilse bile meseleyi tümleyen önemli bir sancı. Kendimi 20'lerin nurtopu Türkiye'si gibi hissediyorum bir süredir. Tümel yargılara tekil sancılardan ulaşılabiliyormuş, bunu da yazdım bir kenara. Söyleyecek sözü olmak yetmez! Söyleyen yerlerin varlığı da yetmez söz söylemeye!

Bir süredir aklımda birşey yok. Gandalf Saruman'ın esaretinden kurtulduktan sonra şöyle deseydi hiçbirimiz yadırgamazdık; "kulenin tepesinde esirken ben, düşünmek için çok fırsatım oldu!" Senaryo icabı böyle bir replik yaşanmadı. Ama yaşansaydı kimse bundan rahatsız olmazdı. Biri çünkü- ki bu Gandalf olmak zorunda değil- dese ki düşünmek için çok fırsatım oldu, hemen biz onun o fırsatı düşünceye çevirdiğini varsayarız. Ancak düşünmek için fırsatı olmak ta yetmez düşünmeye, tıpkı söyleyebilmek için söyleyecek sözü olmanın yetmediği gibi. 

Mikro-kredi ya da diğer kırsal kalkınma aygıtları nasıl ki yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedeflemiyor, aksine yoksulluğu sürdürülebilir ve katlanılabilir bir durum olarak daimi kılmak istiyorsa, ben de bazen aslında görünen maksatlarımı diğer gizli gündemlerimi örtmek için kullanıyorum. Ben ve mikro-kredi gibi kırsal kalkınma aygıtları arasında bir benzerlik kurmak için artık yeterli sebeplere sahipsiniz. Üstelik mikro-kredi uygulamasının, kırdan kente doğru murat nehri debisiyle akan tutucu ve koyun kokan insanları durdurmak gibi bir amacı da söz konusu iken, sizi benim hakkımda bir kez daha düşünmeye davet ediyorum, yoksa salık veriyorum mu demeliydim?

Nepal'e gitmek düştü aklıma, bir süredir kendimi Nepal'e giderken buluyorum. Gitmesi kolay, gitmesi ucuz, gitmesi otantik, gitmesi bla bla bla diye sebeplerimi hazırladım. Önce dönüp sonra gitmeliyim ama Nepal'e. Önce dönmenin hazzını kusacak kadar yaşayıp sonra gitmeliyim Nepal'e. Nepal ve benim aramdaki benzerlikler de dikkatinizden kaçmadı ya? 

-şimdi biraz daha zorlayacağım-





Birazdan hayatın hakikatine ilişkin ibretlik tesbitlerle başbaşa kalacaksınız. Lütfen  dehşete kapılmayın. Bu hakikatlerle karşılaşmak ama birazdan denizi görecek olmakla aynı şey değildir. Çünkü deniz bir hakikat değildir. 

Sahi hakikat nedir?

Hakikat sahi nedir?

Hakikat ebemizin amıdır. Hangimiz ebemizin amı ile karşı karşıya kaldığında dehşetle yerinden irkilmez ki? Ama sakin olmalıyız. Cinsel uzuvlar hep ürkütücü olmayabilir, hep çirkin olmalarına rağmen.

Mesele şu; 

"herkes herşeyin farkında" ilkesinden hareket etme zorunluluğu bizi kaçınılmaz olarak hakikatle yüzyüze bırakmakta. Akli melekeleri yerinde olan, insan olabilmek için yeterli kromozomlara sahip, şarap ve kadından aldığı hazzı şiirden de alabilen ve düzenli olarak çelişirken hayata ilişkin soğuk ya da sıcak gerçekleri anımsayabilen her birey "olup biten herşeyin" farkındadır. Ancak olup biten herşeyin farkında olan birey olabilmek bizi  özel kılmaz. Bizi özel kılsın istiyorsak bu farkındalık bir adım öteye geçmeliyiz. Bir adım öteye geçmek kısmını biraz açmak belki yerinde olacaktır. 



Farkındalığın bir adım ötesine geçmek nasıl mümkün olur peki?Sözgelimi doğrusorularısoramayanadam adında bir adam olsun ve bu adam akıllı, kafi derecede kromozomlu, şiirsever ve düzenli çelişik olsun. Yani adam herşeyin farkında ancak bir adım öteye geçmek istiyor, istiyor ama nasıl?

Bir adım öteye geçmeyi neden ister adam? Kendini özel hissetmek için mi? Bu çıkış noktası hepimizi kapsamayabilir. Kendini özel hissetmek hepimiz için cezbedici bir itici güç olmayabilir. O halde kaplamı geniş bir katalizör ihtiyacı hasıl olmakta. Ne olabilir bu? Hah; ahlaklı olmak. Evet ahlaklı olma çabası, farkındalığımızın ötesine geçmek için iyi bir gerekçe ve hemen hemen hepimizi bir adım öteye geçmek konusunda tetikleyici bir unsur olabilir. Evet hepimizi doğrusorularısoranadam'larıda, eşcinsel ya da ara formları da ve hatta zorbaları da.


Şimdiye kadar ki kısmı, "herşeyin farkında olan insanlar varoluşlarına ahlaki bir görünüm kazandırmak için bir adım öteye geçmek isterler" biçiminde özetleyebiliriz.


Devam.


Farkında olduğumuz gerçeklerin gerekliliklerini yerine getirmek zorunluluğu etimizde çıkan şirpençe'ye benzer. Şirpençe can yakar, o halde farkında olduğumuz gerçeklerin gerekliliklerini, boynumuza yüklediklerini yerine getirmeliyiz ki etimizde çıkan ve canımızı yakan şirpençeden kurtulabilelim. İnsan bu his-eylem dizilimiyle gadanallah deyip yola çıkar. Nereye? Bir adım öteye.


Peki. Lütfen bu durumu vulgarize edip bir örnekle açıklayabilirmiyim? Tabii, tabii, biz bunları konuştuk ama evet örnek vermek daha anlaşılır kılabilir bu iddiayı evet.


Yeter.







19 Nisan 2012 Perşembe

Gözlerini açıp kapamakla sabahtan akşam olmuyor



Tanrıyı istiyorum, şiiri istiyorum,
Tehlikeyi istiyorum, hürriyeti istiyorum,
Erdemi istiyorum, günahı istiyorum.
Aldous Huxley


Sıradan bir anne babanın sıradan bir evladı olarak dünyaya geldim. Ne üstün bir zekâmın ne de üstün bir yeteneğimin olduğu küçük yaşlarımda keşfedilmedi. Mahalle okulları, mahalle arkadaşları ve sıradan mahalle oyunlarıyla sokaklarda büyüdüm. Koşturdum, kirlendim, kavga ettim, büyüdüm… Dikkat çeken sevimli bir çocuk olmama rağmen, soluk göründüğümü düşünüp, dikkat çekme hevesiyle yaşadım. Bunda, ataerkil bir toplumda, erkek bir çocuktan sonra kız çocuk olarak dünyaya gelmenin ezikliğinin bir payı olabilir. Ya da belki, hep çok sevilmiş olmanın verdiği arsızlık ve doyumsuzluk haliyle bir tür şımarıklıktı benimki. Bunun için Jung ya da Freud kitapları okumaya gerek yok, bunun şimdi bir önemi yok. Asıl mesele avunmaz ve doymaz kursağımla ilgili…
Çok küçük yaşlarımda birçok şeye olduğu gibi yazmaya da heveslendim. (Diğer heveslerimin kırılmış ya da sönmüş olmasının yanında, yazmak hala heyecan veriyor bana.) İlk hikâyelerimi 8 yaşında yazmaya başladım. O zamanlar çizgi filmlerden esinlenir, Ninja Kaplumbağalı, Heidili hikâyeler yazardım. Tabii ki o zamanlar daha saf, daha aptal ve biraz daha insandım.
Meraklarım, ilgim ve kafamı meşgul eden meseleler her dönem değişti. Ya halledip üstünden atladım ya da cevapları bulamayıp vazgeçtim çoğundan ama her an mutlaka yeni bir tane vardı. Müzik, dünya, fakirlik, para, ruhlar, periler, insanlar, filmler, reklamlar, davranışlar, aşklar, kadınlar-erkekler, gösteriş, seyahat, zevkler,  resimler, meslekler, kitaplar, uyuşturucular, karakterler, ebeveynler, internet, doğa, hayvanlar, seks ve daha niceleri…
Çok okudum. Önceleri büyük parçalar halinde, sırf niceliğin önemli olduğu yanılgısıyla anlamadan, anlam vermeden… Neden sonra kitaplar dünyam haline geldi, onlarla yaşadım, onlarla yedim içtim, uyudum uyandım. Bu yüzden birden fazla hayatım oldu hep; önce bir kitaptım sonra bir insan ya da tam tersi. Ve en çok yazarları-düşünürleri-şairleri kıskandım; benim söyleyeceklerimi hep benden önce söylemişlerdi.
Kıskançlığın verdiği hırsla, hikâyelerden vazgeçip bende onlar gibi yazmaya, derdimi anlatmaya ve sorular sormaya başladım. Gerçi derdimi pek anlatamıyordum; cümlelerim uzun ve karmaşık, başlangıçlarım ise bitişsizdi. Her şeyden önce kafam karışıktı ve bu olduğu gibi kâğıda yansıyordu tabii bir de amacım yoktu(Ah min’el ergenlik).
Çok küçük yaşlarımdan beri geceleri uyumadan önce hayal âlemlerine dalmayı alışkanlık haline getirmiş olmam, asabiyemi bozdu mu bilemem ama hayal dünyamın sınırlarını milyonlarca kilometre kareye ulaştırdığı kesin. Belki de ben öyle sanıyorum J Sessizlik…
Başladığım işleri yarım bırakmayı sevmem keza zaman=para denkleminin oluşturduğu koşturmaca ve tabi benim ayran sever gönlümün birlikteliğinden, başlanan işlerin neticeye ulaşması biraz zaman aldı. Tez canlılığım da cabası… Bu da haliyle tipik bir Türk insanı olan beni tembelleştirdi. Zaten bürokrasi, insanlar tembel olsun, işlerini halledene kadar canı çıksın da bir şey yapamasın diye yok mu? Bir baltaya sap olma meselesi beni de üzmüyor değil ama kaderime hayıflanmıyorum. Bulunduğum noktadayım. Buradan bakınca hiç kimse küçücük falan gözükmüyor. Hayattan tat alma duyularım epey bir körelmiş olsa da bir şeyler çiziktirmek, tıpkı sakızlı topitopun sonundaki sakıza ulaşmak gibi tat veriyor bana. Ben tat katıyor muyum hayata?
Piano piano… Hayat, büyük kepçesiyle karıştırsın bakalım neymiş tadımız biz de öğreniriz elbet. Son kertede vardığım sonuç, doyumsuzluk ve arsızlıktan başka bir bok öğretmez hayat insana; sonrasıysa, sürekli olarak bunu bastırmayı, bastırdıktan sonra gülümsemeyi öğrenmeye çabalamaktan ibaret. Vazgeçtim hayata karışmaktan, sıkıyorsa biraz da o karışsın bana. Alayına isyan ulan, yoruldum felsefe yapmaktan. (Bu noktada ne dilediğime dikkat etmeli miyim diye bir endişe yaşadım).
Çok kesin konuştum yine. Ama isyan böyle ediliyor işte.
Göreceğiz...
Ölenlerin badem gözlerinden, kalan sağların çatal dillerinden öperim. Hepi topu keyifle zaman geçirmeye çalışıyoruz şu fani dünyada.

31 Mart 2012 Cumartesi

Yaz-Adam

Herkes dosta yazmış arzuhalini
Benimkini ürüzgara yazmışlar
Sümmani


0

Yaz, dedi, Tanrı’nın kalemiyim ben.
“Başlamak, ama hikayeyi devam ettirememek, tıkanmak, kelimelerle yıkanmak var. Yazıp yazıp silmek var mesela. Üzerine almak, söylenenden alınmak, ihtimaller içinden konuşmak var. Umurunda olduğunu varsaymak, olmadığını umursamamak var.”
“Yine de yaz” dedi şey-tanımsı, “o vakit derd-i Kerem, zevk-i elem olur.”


IV
CAHİT: Düşmeyi bilirsen yara almazsın. Çocuk ol, ‘Acımadı ki, acımadı ki!’ diye bağır karşındakine. Bırak, kaybettiysen üzülme. Başkasına anlatma; işe yaramaz. Kendine dön. Acın yalnız senindir, yalnız senin için değerli. Bu yüzden sus. Paylaşmaktan vazgeç ve büyü.
TAŞRALI: Düşmeyi iyi biliyorum. Her yanım yara. “Acımadı ki” diyorum; ama ağlıyorum. Kaybetmeye alıştım da ne zaman kazanacağım? Tamam, sustum ve farz edelim ki büyüdüm. Ama hâlâ tekim. Acım yalnız benim ve ben yalnızım. Siz nasıl başarıyorsunuz iki kişi olmayı?

CAHİT: Biz iki kişiyiz işte be oğlum. Farkındaysan hâlâ bir kişi olamadık.

TAŞRALI: Ama ben hep bir kişiyim. Bak, iyi dinle: (On bin yıldır devam eden bir maceranın çok da özel olmayan bir versiyonu var burada) ... Her acıklı kaybeden erkek hikâyesinde olduğu gibi kadın “o adam”la gitti. Ben, bir şey olmamış gibi vedalaştım. Sonra oturdum (Neyin nereye oturduğunu hepimiz biliyoruz). Elbette dağıldım… Olaysız…
CAHİT: Artistlik mi yapıyorsun? Olaysız dağılmanın alegorisi mi şimdi bu?
TAŞRALI: Hayır, ta kendisi. Kaldım öyle.
CAHİT: Haribolar n’oldu peki?
TAŞRALI: Gittiler, bir küçük burjuva hayalinin peşinden.
CAHİT: Ortodoks kafana sıçiym. Kız seni istememiş, o kadar!
TAŞRALI: Neden istememiş?

III
Birkaç gün önce, bir gece, bir bar… Masada üç erkek, iki kadın…
GARSON: Orada oturma artık. Diğer arkadaşlarının yanına git.
TAŞRALI: Çok mu ayrı duruyorum?
GARSON: Adam adama oynuyorlar. Herkes almış alacağını.
TAŞRALI: Nasıl almış?
Taşralı, diğer masaya gitti. Kokteyl renkli, arkadaşlar sevimli, gidişat kötüydü. Malum kişinin de o masaya çağrılmasının pek anlamı olmadı. Yani kız geldi, anlam gitti. Sonra düz adam göründü, kızı aldı ve çıktı - düz adamlar böyledirler; güzel kızları alır ve çıkarlar. Kal demenin işe yaramayacağı klişe film sahnelerinden biriydi. Taşralı sustu. Alıntılarla konuşmayı seven Entel Hasan, en sevdiği şairin bir dizesiyle açıklık getirdi duruma: Savaş bitti koynum boş.

II
Birkaç hafta önce, bir gece, bir bar… Adam ve kadın çok yakın. Çevreden alkış sesleri yükseliyor. Ab-ı hayatın kıyısındalar. Korkuyorum demekten korkan adam, kelimeyi değiştiriyor. Tırsıyorum diyor, korkmanın yaratacağı romantik çağrışımı kırmak, yüzündeki ağlaklığı bozmak için. Ne’den tırstığını soruyor kadın. Adam cevap veremiyor. Dans devam ediyor, pistte yalnız bir çift… Ve inzal.

I
Birkaç yıl önce, bir gece, bir bar… Adam ve kadın çok yakın değil. Aralarında ne olup bittiği meçhul. Yine de eğleniyorlar. Mekan kalabalık ve müzik bitmek üzere. Kadın adama yaklaşıyor: “Bu gece nerede kalıyorsun?”… Gün ağarıyor, adamın beyninde hep manalı bir uçurum.

V
Zorlama bir gülücük ve bıkkın bir surat karşılaşır okul bahçesinde.
TAŞRALI: Abi n’aber?
CAHİT: İyidir be oğlum. Ders mers, uğraşıyoruz işte. Sen nasılsın?
TAŞRALI: Bildiğin gibi. Canım sıkkın.
CAHİT: Oğlum bak, havalar ısındı. Bahar geldi, neredeyse yaz oldu. Kurtul artık şu depresif kafadan. Hayat güzel.
TAŞRALI: Haklısın. Mutluyum aslında. Hayat güzel, koynum boş.


Boşluk boşken ve yalnız yokluk varken Tanrı’nın kendisiyle konuştuğudur: “Ben buradayım sevgili sevgilim, sen neredesin acaba?”