19 Nisan 2012 Perşembe

Gözlerini açıp kapamakla sabahtan akşam olmuyor



Tanrıyı istiyorum, şiiri istiyorum,
Tehlikeyi istiyorum, hürriyeti istiyorum,
Erdemi istiyorum, günahı istiyorum.
Aldous Huxley


Sıradan bir anne babanın sıradan bir evladı olarak dünyaya geldim. Ne üstün bir zekâmın ne de üstün bir yeteneğimin olduğu küçük yaşlarımda keşfedilmedi. Mahalle okulları, mahalle arkadaşları ve sıradan mahalle oyunlarıyla sokaklarda büyüdüm. Koşturdum, kirlendim, kavga ettim, büyüdüm… Dikkat çeken sevimli bir çocuk olmama rağmen, soluk göründüğümü düşünüp, dikkat çekme hevesiyle yaşadım. Bunda, ataerkil bir toplumda, erkek bir çocuktan sonra kız çocuk olarak dünyaya gelmenin ezikliğinin bir payı olabilir. Ya da belki, hep çok sevilmiş olmanın verdiği arsızlık ve doyumsuzluk haliyle bir tür şımarıklıktı benimki. Bunun için Jung ya da Freud kitapları okumaya gerek yok, bunun şimdi bir önemi yok. Asıl mesele avunmaz ve doymaz kursağımla ilgili…
Çok küçük yaşlarımda birçok şeye olduğu gibi yazmaya da heveslendim. (Diğer heveslerimin kırılmış ya da sönmüş olmasının yanında, yazmak hala heyecan veriyor bana.) İlk hikâyelerimi 8 yaşında yazmaya başladım. O zamanlar çizgi filmlerden esinlenir, Ninja Kaplumbağalı, Heidili hikâyeler yazardım. Tabii ki o zamanlar daha saf, daha aptal ve biraz daha insandım.
Meraklarım, ilgim ve kafamı meşgul eden meseleler her dönem değişti. Ya halledip üstünden atladım ya da cevapları bulamayıp vazgeçtim çoğundan ama her an mutlaka yeni bir tane vardı. Müzik, dünya, fakirlik, para, ruhlar, periler, insanlar, filmler, reklamlar, davranışlar, aşklar, kadınlar-erkekler, gösteriş, seyahat, zevkler,  resimler, meslekler, kitaplar, uyuşturucular, karakterler, ebeveynler, internet, doğa, hayvanlar, seks ve daha niceleri…
Çok okudum. Önceleri büyük parçalar halinde, sırf niceliğin önemli olduğu yanılgısıyla anlamadan, anlam vermeden… Neden sonra kitaplar dünyam haline geldi, onlarla yaşadım, onlarla yedim içtim, uyudum uyandım. Bu yüzden birden fazla hayatım oldu hep; önce bir kitaptım sonra bir insan ya da tam tersi. Ve en çok yazarları-düşünürleri-şairleri kıskandım; benim söyleyeceklerimi hep benden önce söylemişlerdi.
Kıskançlığın verdiği hırsla, hikâyelerden vazgeçip bende onlar gibi yazmaya, derdimi anlatmaya ve sorular sormaya başladım. Gerçi derdimi pek anlatamıyordum; cümlelerim uzun ve karmaşık, başlangıçlarım ise bitişsizdi. Her şeyden önce kafam karışıktı ve bu olduğu gibi kâğıda yansıyordu tabii bir de amacım yoktu(Ah min’el ergenlik).
Çok küçük yaşlarımdan beri geceleri uyumadan önce hayal âlemlerine dalmayı alışkanlık haline getirmiş olmam, asabiyemi bozdu mu bilemem ama hayal dünyamın sınırlarını milyonlarca kilometre kareye ulaştırdığı kesin. Belki de ben öyle sanıyorum J Sessizlik…
Başladığım işleri yarım bırakmayı sevmem keza zaman=para denkleminin oluşturduğu koşturmaca ve tabi benim ayran sever gönlümün birlikteliğinden, başlanan işlerin neticeye ulaşması biraz zaman aldı. Tez canlılığım da cabası… Bu da haliyle tipik bir Türk insanı olan beni tembelleştirdi. Zaten bürokrasi, insanlar tembel olsun, işlerini halledene kadar canı çıksın da bir şey yapamasın diye yok mu? Bir baltaya sap olma meselesi beni de üzmüyor değil ama kaderime hayıflanmıyorum. Bulunduğum noktadayım. Buradan bakınca hiç kimse küçücük falan gözükmüyor. Hayattan tat alma duyularım epey bir körelmiş olsa da bir şeyler çiziktirmek, tıpkı sakızlı topitopun sonundaki sakıza ulaşmak gibi tat veriyor bana. Ben tat katıyor muyum hayata?
Piano piano… Hayat, büyük kepçesiyle karıştırsın bakalım neymiş tadımız biz de öğreniriz elbet. Son kertede vardığım sonuç, doyumsuzluk ve arsızlıktan başka bir bok öğretmez hayat insana; sonrasıysa, sürekli olarak bunu bastırmayı, bastırdıktan sonra gülümsemeyi öğrenmeye çabalamaktan ibaret. Vazgeçtim hayata karışmaktan, sıkıyorsa biraz da o karışsın bana. Alayına isyan ulan, yoruldum felsefe yapmaktan. (Bu noktada ne dilediğime dikkat etmeli miyim diye bir endişe yaşadım).
Çok kesin konuştum yine. Ama isyan böyle ediliyor işte.
Göreceğiz...
Ölenlerin badem gözlerinden, kalan sağların çatal dillerinden öperim. Hepi topu keyifle zaman geçirmeye çalışıyoruz şu fani dünyada.

31 Mart 2012 Cumartesi

Yaz-Adam

Herkes dosta yazmış arzuhalini
Benimkini ürüzgara yazmışlar
Sümmani


0

Yaz, dedi, Tanrı’nın kalemiyim ben.
“Başlamak, ama hikayeyi devam ettirememek, tıkanmak, kelimelerle yıkanmak var. Yazıp yazıp silmek var mesela. Üzerine almak, söylenenden alınmak, ihtimaller içinden konuşmak var. Umurunda olduğunu varsaymak, olmadığını umursamamak var.”
“Yine de yaz” dedi şey-tanımsı, “o vakit derd-i Kerem, zevk-i elem olur.”


IV
CAHİT: Düşmeyi bilirsen yara almazsın. Çocuk ol, ‘Acımadı ki, acımadı ki!’ diye bağır karşındakine. Bırak, kaybettiysen üzülme. Başkasına anlatma; işe yaramaz. Kendine dön. Acın yalnız senindir, yalnız senin için değerli. Bu yüzden sus. Paylaşmaktan vazgeç ve büyü.
TAŞRALI: Düşmeyi iyi biliyorum. Her yanım yara. “Acımadı ki” diyorum; ama ağlıyorum. Kaybetmeye alıştım da ne zaman kazanacağım? Tamam, sustum ve farz edelim ki büyüdüm. Ama hâlâ tekim. Acım yalnız benim ve ben yalnızım. Siz nasıl başarıyorsunuz iki kişi olmayı?

CAHİT: Biz iki kişiyiz işte be oğlum. Farkındaysan hâlâ bir kişi olamadık.

TAŞRALI: Ama ben hep bir kişiyim. Bak, iyi dinle: (On bin yıldır devam eden bir maceranın çok da özel olmayan bir versiyonu var burada) ... Her acıklı kaybeden erkek hikâyesinde olduğu gibi kadın “o adam”la gitti. Ben, bir şey olmamış gibi vedalaştım. Sonra oturdum (Neyin nereye oturduğunu hepimiz biliyoruz). Elbette dağıldım… Olaysız…
CAHİT: Artistlik mi yapıyorsun? Olaysız dağılmanın alegorisi mi şimdi bu?
TAŞRALI: Hayır, ta kendisi. Kaldım öyle.
CAHİT: Haribolar n’oldu peki?
TAŞRALI: Gittiler, bir küçük burjuva hayalinin peşinden.
CAHİT: Ortodoks kafana sıçiym. Kız seni istememiş, o kadar!
TAŞRALI: Neden istememiş?

III
Birkaç gün önce, bir gece, bir bar… Masada üç erkek, iki kadın…
GARSON: Orada oturma artık. Diğer arkadaşlarının yanına git.
TAŞRALI: Çok mu ayrı duruyorum?
GARSON: Adam adama oynuyorlar. Herkes almış alacağını.
TAŞRALI: Nasıl almış?
Taşralı, diğer masaya gitti. Kokteyl renkli, arkadaşlar sevimli, gidişat kötüydü. Malum kişinin de o masaya çağrılmasının pek anlamı olmadı. Yani kız geldi, anlam gitti. Sonra düz adam göründü, kızı aldı ve çıktı - düz adamlar böyledirler; güzel kızları alır ve çıkarlar. Kal demenin işe yaramayacağı klişe film sahnelerinden biriydi. Taşralı sustu. Alıntılarla konuşmayı seven Entel Hasan, en sevdiği şairin bir dizesiyle açıklık getirdi duruma: Savaş bitti koynum boş.

II
Birkaç hafta önce, bir gece, bir bar… Adam ve kadın çok yakın. Çevreden alkış sesleri yükseliyor. Ab-ı hayatın kıyısındalar. Korkuyorum demekten korkan adam, kelimeyi değiştiriyor. Tırsıyorum diyor, korkmanın yaratacağı romantik çağrışımı kırmak, yüzündeki ağlaklığı bozmak için. Ne’den tırstığını soruyor kadın. Adam cevap veremiyor. Dans devam ediyor, pistte yalnız bir çift… Ve inzal.

I
Birkaç yıl önce, bir gece, bir bar… Adam ve kadın çok yakın değil. Aralarında ne olup bittiği meçhul. Yine de eğleniyorlar. Mekan kalabalık ve müzik bitmek üzere. Kadın adama yaklaşıyor: “Bu gece nerede kalıyorsun?”… Gün ağarıyor, adamın beyninde hep manalı bir uçurum.

V
Zorlama bir gülücük ve bıkkın bir surat karşılaşır okul bahçesinde.
TAŞRALI: Abi n’aber?
CAHİT: İyidir be oğlum. Ders mers, uğraşıyoruz işte. Sen nasılsın?
TAŞRALI: Bildiğin gibi. Canım sıkkın.
CAHİT: Oğlum bak, havalar ısındı. Bahar geldi, neredeyse yaz oldu. Kurtul artık şu depresif kafadan. Hayat güzel.
TAŞRALI: Haklısın. Mutluyum aslında. Hayat güzel, koynum boş.


Boşluk boşken ve yalnız yokluk varken Tanrı’nın kendisiyle konuştuğudur: “Ben buradayım sevgili sevgilim, sen neredesin acaba?”

24 Mart 2012 Cumartesi

Kara Adam


        "Don Quijote, kitapları kanıtlamak için dünyayı okumaktadır. Ve kendine, benzerliklerin ayna

gibi yansımalarından başka kanıt vermemektedir," Foucault.


Part III

...
Kolları tekerlekli  sedyeye düğümlü, soğuk koridor
Başında beş büyük akbaba, 
babalar ak, adam kara... Ya da Martılar

Ak ışıklar yanar söner, 
Ya da gözünün feri, ne bilir adam?
Var mıdır karanlığın rengi?
Ya da aydınlığın karası?

Bir parlak bir karanlık meçhul otoban, 
Sonu ak mı kara mı?
Bilmez ak-babalar,
Bilmez kara adam...

Bir ak-aban-baba-aban adamın üstünde
Ak-baba bir ak, bir kara
Ya da gözünün feri, ne bilir adam?
...
Nefes alır kara adam,
Ya da zorla üflerler ciğerine, kim bilir?
Ak-babalar!..
Bilir, fayda etmez.

...
Part IV
"Hastayı kaybediyoruz!" der, sunni teneffüsten arta kalan nefesiyle... Belli başı döner, adamın kalbi üstünde artık elleri titremektedir ya da ellerinin altında adam... Işıklar hiç bu kadar soğuk olmamış, iki parça üniformasının içinde o hiç bu kadar hararetlenmemiştir... Ya da adam sedyenin üstü, ateşlerin içinde iken o kanı serin kalamamıştır.

Part I
Serin bahar günü çimlerin üstünde,
Sayfa 121 "Bir gün canımı istersen gel ve al!" diyordu...
Repliği gereği kara adam...

TRİGORİN -  Evet... Evet... Temiz bir yürekten kopan bu çağrıda neden bir keder çınıltısı duydum, neden acıyla burkuldu yüreğim?.. Eğer bir gün hayatım sana gerekecek olursa gel ve al onu. Bir gün daha kalalım!

TRİGORİN - Kalalım, ne olur! 

ARKADİNA - Seni burada tutan şeyin ne olduğunu biliyorum canım. Ama kendine hâkim ol. Başın döndü biraz, ayıl.

TRİGORİN - Sen de ayıl, mantıklı, akıllı ol. Çevrende olanlara gerçek bir dost gibi bak ne olur! Fedakâr bir insansın sen... Arkadaş olalım... Vazgeç benden...

ARKADİNA -  Böylesine kapıldın demek?

TRİGORİN - Beni ona doğru çeken bir şey var! Bu belki de bana gereken şeyin ta kendisi.

ARKADİNA - Taşralı bir genç kızın aşkı, öyle mi? Oh, öylesine az tanıyorsun ki kendini!

TRİGORİN - İnsanlar ayakta uyurlar bazen. Şimdi seninle konuşuyorum ya, aslında uykudayım sanki ve düşümde onu görüyorum... Tatlı, olağanüstü düşler kapladı beni... Bırak gideyim, ne olur...

ARKADİNA - (Titreyerek) Hayır, hayır... Nihayet herhangi bir kadınım ben de, böyle konuşamazsın benimle... Üzme beni Boris... Korkunç bütün bunlar...

TRİGORİN - İstesen olağanüstü olabilirsin. Dünyada mutluluk verebilecek tek şey, taze, şiir dolu, insanı hülyaların dünyasına çeken bir aşk olabilir ancak! Ben böyle bir aşk yaşamadım daha! Gençliğimde, editör kapılarının eşiğini aşındırmaktan, yoksullukla boğuşmaktan vaktim olmadı... Sonunda gelip buldu beni o aşk, el ediyor, çağırıyor... Niye kaçayım ondan?

ARKADİNA - (Öfkeyle) Sen aklını kaçırmışsın!

TRİGORİN - Varsın olsun!

ARKADİNA - Hepiniz bana acı çektirmek için söz birliği etmişsiniz bugün! (Ağlar)

TRİGORİN - Anlamıyor! Anlamak istemiyor! 

ARKADİNA - Öylesine yaşlı ve çirkin miyim ki başka kadınlar hakkında utanıp sıkılmadan konuşuluyor benimle? (Trigorin 'i kucaklayıp öper) Oh, sen çılgına dönmüşsün! Güzelim benim, olağanüstü sevgilim! Sen benim hayatımın son sayfasısın! (Önünde diz çöker.) Sevincim benim, gururum, mutluluğum! (Dizlerine kapanır) Beni bir saatliğine bile bırakacak olsan yaşayamam, aklımı kaçırırım, olağanüstü erkeğim benim, kulu kölesi olduğum, efendim...

TRİGORİN - Bir gelen olur... (Kalkmasına yardım eder)

ARKADİNA - Gelsinler, sana olan aşkımdan utanç duymuyorum ki. (Ellerini öper.) Hayatımın zenginliği, deli bozuğum benim; bir çılgınlık yapmak istiyorsun sen, a-ma ben istemiyorum, bırakmayacağım seni... (Güler.) Be-nimsin sen... Benim... Bu alın, bu gözler, bu güzelim ipek saçlar benim... Tümüyle bana aitsin sen... Öyle akıllı, öyle yeteneklisin ki... Bugünün yazarlarının hepsinden üstünsün, sen Rusya'nın biricik ümidisin... Sende öylesine içtenlik, yalınlık, tazelik, öyle sağlıklı bir humor var ki... Bir insanı, bir doğa parçasını en belirgin çizgileriyle bir çırpıda yaratabiliyorsun sen. İnsanların yaşıyor senin! Oh, seni heyecana kapılmadan okumanın olanağı var mı! Dalkavukluk yaptığımı, yalan söylediğimi mi sanıyorsun? Şu gözlerime bak... Bak... Bir yalancının gözleri olabilir mi bunlar? Görüyorsun işte, senin gerçek değerini ben biçebilirim ancak, sana doğruyu söyleyen tek kişiyim ben, sevgilim benim, biricik erkeğim... Geliyorsun değil mi? Ha? Bırakmayacaksın beni, değil mi?

TRİGORİN - İradem yok benim... Hiçbir zaman da olmadı...Uyuşuk, gevşek, nereye çekerlerse oraya giden biri... Kadınlar boyle bir erkekten nasıl hoşlanır? Al beni, götür, ama bir adım öteye bırakma kendinden!

ARKADİNA - (Kendi kendine)  Elimdesin artık!.. (Hiçbir şey olmamış gibi pervasızca) Yine de istiyorsan kalabilirsin tabii. Ben giderim, bir hafta sonra da sen gelirsin. Niye acele edesin ki? 

Part II
...
Karısıyla çalışıyordu,
İronik...
Kadın titriyordu,
Ya da cebindeki telefon. 
... 
Sarsıldı kadın,
Ya da ilişkileri,
"Ne oldu?" demişti kara adam,
Kadının yüzü ap-ak
Kadının yüzü kap-kara
"Açıklayabilirim!" derken... 

...
Kara adamın kalbi kıp-kırmızı, 
Alnı ap-ak, düşündü...
"Ben mi soluyorum, yoksa güneş mi?"
"Esen rüzgar mı yoksa, leşime gelen akbabaların kanat çırpışı mı?"
"Canımı almaya geleceğin gün, bugün mü?"

...
Ambulans yolda, canını mı almaya geliyor, geri vermeye mi bilmiyordu kadın, bilmiyordu adam... Kapılar açıldığında kara adam çimlerin üstünde, kapılar kapandığında kara adam sedyenin üstünde, kapılar açıldığında kara adam ışıkların altında, kapılar kapandığında kara adam ölümün pençesindeydi... 
Onu kurtarmaya çalışan beş doktor, 
Peşleri sıra koşan bir kadın, 
sıkışan bir kalp vardı... 












22 Şubat 2012 Çarşamba

İNEĞİN İ'Sİ


Milli Eğitim’in, okullara uygun gördüğü 1. sınıf Türkçe ders kitabından 5 dakikalık tarama sonucu bulunan inek resmi özenle kesilir ve küçük boy çizgili deftere prit vasıtasıyla yapıştırılır.  Yapıştırılan inek resminin yanına ‘inek’ yazılır ve ‘i’ harfi yuvarlak içine alınır.
-          “Bu hangi hayvan?”
-          “Eşek”
-          “Bu resimde gördüğün ‘inek'. Şimdi biz ‘inek’in ‘i’sini yazacağız. Ne yazacakmışız, sen söyle”
-          “İneğin i’si”
-          “Çok güzel! Hadi başla bakalım”
Orta düzey zihinsel yetersizlikten etkilenmiş 10 yaşındaki Esma, bebekken geçirdiği havale sonucu beyni ve vücudunun sol tarafı hasar görmüş. Biraz tombiş, az biraz ağır aksak oldukça da kikirdek bir çocuk. Esma ile yaklaşık 2 aydır ‘i’ sesi üzerine çalışıyoruz. Ben fosforlu kalemlerle ve el yazısıyla harfleri bütün bir sayfa boyunca yazıyorum o da, motor gelişimi henüz tam olmadığı için, kurşun kalemle üzerinden gidiyor. Sayfa sonuna geldiğinde, masaya abanmış vücudunu ağır hareketlerle kaldırarak:
-          “Örtmenim bitti!”
-          “Güzel! Ne yazdık Esma?”
Boş ve anlamsız bakışlarla ve tabii yavaşça önce bana sonra deftere bakan Esma, benim tepkisiz ve donuk suratıma ikinci bir defa daha bakıyor, bir iki saniye daha deftere bakıp bana dönmesini umutla bekleyen ben, Esma’nın şaşkınlık ifadesine, umutsuz bilemeyişine tepki vermeden diğer çocuğun defterine dönüyorum. Yan gözle izlediğim Esma birkaç saniyelik duraksamadan sonra kendi alemine kaldığı yerden devam ediyor. Bir iki kere yerinde kıpraşıyor. Yavaşça ve sürtünerek sandalyesinden kalkıyor, tek el hareketiyle tekrar oturmak üzere çektiği sandalyesi iyice yamularak yanındaki arkadaşını daha da sıkıştırarak oturuyor ve başlıyor onun yazdıklarıyla ilgilenmeye.
-          “Yanlış yazıyorsun, öyle olmicak, böyle olcak”
….

Aradan 10 dakikalık bir süre geçiyor. Ben harflerle cebelleşirken Esma yan taraftan sesleniyor:
-          “Örtmenim!”
Dönüyorum.
-          “İneğin i’si”
Aklımdan çıkmış. 2 saniye geçtikten sonra gülmeye başlıyorum.
-          “Evet ineğin i’si”  J


Not: Yalnızız işte… Yalnız olduğumuzu paylaşabileceğimiz kimse de yok. Ne tuhaf! Tek yapabildiğimiz, kabiliyetimiz elverdiğince dikkat çekmeye çalışmaktan ibaret. Ne kadar başarılıyız, tartışılır. Renklerin, kelimelerin, görüntülerin seslerini işitir gibiyim. Gibi gibiyim...

18 Şubat 2012 Cumartesi

Bağlamsız.

Eller. Eller çok çeşittir; makaseller, nasırlıeller, kemiklieller, yadeller, yabaneller, mutsuzeller. Mutsuzeller? Mutsuzluk siner mi ellere, bir ele bakıp, farkedebilir miyiz mutsuzluğunu o elin? Bilmiyorum.
Düşünmek için çok fazla fırsata sahip olmak, bazen hiçbir anlam ifade etmeyen bir durumdur. O fırsatın, düşünceye çevrileceğinin bir garantisi değildir, o fırsata sahip olmak. Dolayısıyla düşünmek için bir fırsata ihtiyaç yoktur aslında. Çünkü mesela, düşünmek için çok fazla fırsatım var ama ben zamanımı daha çok hiçbirşey yaparak ve yakın geleceğim hakkında hiçbir akıl yürütmeyerek hayatta kalıyorum. Evet.
İç kulağım ve dış kulağım arasındaki basınç, kulakzarımda açılan yaklaşık olarak kara delik boyutlarındaki delikten dolayı eşit. Bu eşit-basınç durumu, kafamın içinden bazen tuhaf seslerin gelmesine neden oluyor, uyumaya hazırlanan bünyemin sıçrayarak açık kapının müsade ettiği ölçüde bahçedeki salıncaklara bakmasının tek açıklaması bu. İzlediği filmlerden çok etkilenen ben, izlediği filmlerdeki eli bıçaklı ve göt kesme arzusuyla yanıp tutuşan kötü insanları arıyorum oranın gündüzü, buranın gecesinde, basement'e inen iç merdivenlerin görünmeyen kısmında.
Kulağım hep bunlara sebep, filmler değil.

-Bayım, ne kadar da güzel yağıyor yağmur öyle değil mi?
-Hı hım.
-Bu güzel yağmurlu günde bana bir sigara vermeye ne dersiniz, bayım?
-Hı hım.
-Tanrı aşkına bayım, isteğimi derhal yerine getirmenizde, benim bir zenci oluşumun, dişlerimin simsiyah olmasının, buradaki suç oranının ben ve benim gibilerden kaynaklı olarak çok yüksek oluşunun ya da eğer sigara vermezseniz sizi en iyi ihtimalle döveceğim en kötü ihtimalle öldüreceğim der gibi duruşum ve bu duruşumdan çok emin olmamın etkisi yok değil mi?
-Hı hım. Have a rainy day!

Komşulardan ve çocuklarından uzak dur.

5 Şubat 2012 Pazar

Rastgele Bir Akşam

Kaynayan suyun içinde küçük yapraklar belirdi. Tencerenin içinde çayın ne işi vardı? Bir kaşık alıp daldırdı. Karınca mı? Birkaç adet pişmiş karınca makarnanın tadını ve taşralının sağlığını bozamazdı. Kaşığı lavaboya bıraktı. Paketi açtı, makarnayı boşalttı.

Buzdolabına yöneldi. Salça var mıydı, hatırlamıyordu. Daha iyi bir şey buldu: Yoğurt. Keyfi yerine geldi. Sevdiği kadını bir haftadır görmediğini unuttu. Ne kadar güzel makarna yapabildiğini, yoğurdun vücuda ne kadar faydalı olduğunu anlattı kendine. Aklından yemekle ve arkadaşlarla ilgili anılar geçti. Anılar düz bir çizgi olup geleceğe yöneldiler. Arkadaşlarla mutlu yemekler planladı. Sonra sevdiği kadınla gideceği güney sahilleri gezisinin hayalini kurdu. Yemek bitti. Karnı doydu.

Bilgisayarın başına oturup yazı yazmaya başladı. Yazdıklarını beğenmedi. Canı sıkıldı. İki saat sonra dünya yine boktan bir yer oldu. Sevdiği kadını bir haftadır görmemişti. Lanet olsundu ve bu ilişkideki belirsizlik onu bitirecekti. Ortada bir ilişki olduğu bile meçhuldü. Zaten parası bitmişti. Borcu da ödeyemeyeceği kadar çoktu. Kahrolası dünyada sokak çalgıcılığı yapmaya karar verdi. Kendi ağlayamayınca sazını ağlatmayı iyi bilirdi. Kılıfından çıkarıp eline aldı sazını. On dakika içinde Kızıldeniz’i ortadan ikiye ayırdı, kara şövalyeyle dövüştü, ormanda kayboldu, çöllerde tek başına dolaştı… Derken parmakları mutlu bir melodiye sürüklendi. O an dünya birleşti. Karlı havada çiçekler açtı. Devrim oldu. Yaz oldu. Kumsalda sevgilisiyle geziyorlar… Aklına çay demlemek geldi. Mutfağa gitti. Çay demlenene kadar mutlu melodi eşliğinde hayal kurmaya devam etti. Sonra bir bardak aldı, inceledi. İçinde karınca var mıydı? Yoktu. Çay doldurdu. Koyu kırmızı rengi sevdi. Çay demlemeyi iyi bildiğine ikna oldu. Şeker aradı. Salonda yok. Mutfakta da. Raflar, çekmeceler. Tekrar baktı… Hayır, yok. Dünya tepetaklak oldu. Sevdiği kadını bir haftadır görmemişti. Lanet olsundu ve bu belirsizlik, bu kahrolası belirsizlik yiyip bitiriyordu onu. Zaten parası da kalmamıştı. Doğru dürüst bir geliri yoktu, ama boyundan fazla borcu vardı. Çözüm üretmek için yatağa girdi. Yataktaki ılıklık hoşuna gitti. N.’nin ellerini yüzünde hayal etti. Yeniden mutluluğa doğru bir uykuya daldı.

15 Ocak 2012 Pazar

Kader'in İnşaasında Aşk'ın Kolon Hali


Âşık olduğunda kendini seviyor insan. Layık gördüğü bir gözden kendini seyretmek istiyor. Bu yüzden kördür ya aşkın gözü, çünkü karşısındakine değil, kendine bakıyor o göz, aynada kendini izler gibi…
Beyni kendini görmeye ihtiyaç duyduğunda –kendince- seçiyor dengini, gönderiyor yalaz sinyalleri gönlüne, sonrası malum, ısınan ve harekete geçen hücreler bir çarpışmaya şahit oluyor ve ateş bacayı sarıyor nihayetinde.
Kendini görebildiği ve yüceltebildiği ölçüde mutlu oluyor âşık; karşısındaki ayna görevi görmeyi reddettiğinde yıkılıyor dünyası ve kendi canını acıtıyor âşık. Kendini yüceltmek istediği kadar acı da vermek istiyor, bir tür bedel gibi…
Bedeli oluyor acı, yaşanmak istenen hazzın. Ve sonra acıdan haz alıyor her bir zerren, yaşayacağın hazzın düşüncesi gönlüne düşmüşken…
Beyni ruhuna can çekiştiriyor, bedeni olacaklara mahkûm ve acı, çileyi, çile terbiyeyi yoğuruyor kendi kavında. Ortaya çıkan mamul yine senden başkası değil. Bir zafer, bir kurtuluş ya da bir başarısızlık ölçütü oluyor aşk.
Sonra âşık kendi gözünden bakabiliyor dünyaya, tüm sinyallerin alacakaranlığından sıyrıldığında ve kendini görüyor orada. Dünyanın tam ortasında, merkezinde, her bir zerresinde… 
Ya geçmiş üzüntülere boğuyor yürek kendini ya da orijin diyor durduğu ve ilk adımı atacağı hayata. Ya korkularla bezeli ruhu bir uçtan diğerine zikzaklar çiziyor veya çizgilerden yeni bir iskelet kuruyor kaderine.
Minnettarım aşk!
Minnettarım ruhuma dokunduğun için,
Ona verdiklerin kadar aldıkların,
Sürüklediğin, götürdüğün, gösterdiğin için…
Ve müteşekkirim aşk!
Anlamama izin verdiğin için…

Not: Bu yazıyı 2010 yılında bir başka blogda yayınlamışım ve hatta unutmuşum gitmiş bir de. Geçenlerde, bir göz atayım derken rastladım ve hayli hoşuma gitti; bir 'aferin' çektim kendime, sonrası da, malum olduğu üzere, paylaşıyorum kendinizden bir şeyler bulmanız ümidiyle...