15 Temmuz 2019 Pazartesi

Abi biz seni aslında o kadar da özlemedik!


          Ankara'dan ayrılmayan çok az kişi kaldı. Eski apartmanın sokağında oturan kalmadı. Oradan yolu geçen bile çok az artık. Benim için ise memleket gibi bir yer haline geldi Ankara yedi yılda. Burada bana sıkça sordukları bir soru var. Nerelisin. Zonguldaklıyım diyorum aa uzakmış buradan diyorlar. Gitmiyorum ki diyorum yıllardır bir bağım kalmadı. E Trabzon desen yer bilmem yol bilmem. Hiç oralı olmadım. Memleketim Ankara gibi artık. Ankara'dan haberler geliyor bana sadece. "Abi filanca dükkan açtı", "falanca yeni işe başladı ama partonu şu şey, bilirsin tam bir şerefsiz", "abi şu falanca dükkandaki kadın vardı ya akşam onda kaldım." Memleket gitmesen de görmesen de sana haberleri gelen yer işte.



          Aylar sonra memlekete gittim. Apartman ahalisinden orada olanlarla ve apartmandan yolu geçen çocuklarla da görüştüm. Aslına bakılırsa çok da apartmanlı sayılmam sakinlerine soracak olursanız. İki kere çeşitli ortamlarda bana "dış kapının dış mandalı" denmiştir. Dış kapının dış mandalının da aynı binada olduğunu söylememe gerek yok zaten. Ama asıl derdim bunlar da değil. 

          Apartmandan yolu geçen "bizim çocuklardan" birkaçıyla garip bir gece geçirdik. Anlatılması çok zor. Başlıktaki tek cümleye sıkışmış bir şey de değil bu. Yaş almakla ilgisi var elbette. Saygı görmek değil de memlekette rahat hissedememek rahatsızlığı biraz da. Pipini görmüş insanların içinde olmak, neden öyle yaptığının nedenlerini en az senin kadar bilen ama akraba olmayan insanlarla görüşmenin verdiği rahatlık. "Ya şu içkinden bana da bir bardak versene" ya da "ne zamandır görüşemiyoruz sizi çok özlüyorum" cümlesindeki başkalarına yüzeysel gelecek ama memleketlilerinde bir şeyler ifade edebilecek bir şeyler. Hiç biri olmadı tabi, içki anca bize yeter abi istiyorsan sana da söyleyim ve abi biz aslında seni o kadar da özlemedik açıklığında kurulan cümlelerle geçen bir gece oldu.
          Buraları artık kim okuyor bilmiyorum ama sitem ettiğim kesin olmakla birlikte asıl derdim sadece sitem etmek değil. Bu lafları duyduktan sonra biraz can yakmak da istiyorum. Yüreklere bir sızı bırakmak, bazı günler vicdan azabından uykuları kaçırmak. Harcayacak kadar çok parası olmayan çocukların ceplerindeki bozuk paraları tren raylarına koyup trene ezdirmelerinden aldıkları zevk gibi bir şey. Madem bir şey alamıyorum, biriktirip eziyet çekeceğime, ezdirip eğleniyormuş gibi yaparım.  

16 Ekim 2018 Salı

Zarflar ve Dudaklar

Sevgili Dekanlık;

Üzerinde 4 adet gizli damgası bulunan (kırmızı) zarfınızı bütün samimiyetsizliğiniz göstergesi olarak aldım. Ki bu alışımı da Nuray Hanım benden imza almak suretiyle kayıt altına da aldı. Kayıtlara olan bu düşkünlüğünüz düşünüldüğünle imzalamış olduğum tutanağa severek ve tekrara tekrar bakacağınızı bilmek beni bütün bu saçmalıkların içerisinde mesut eden tek şey.




İlgili soruşturma metnine cevap olarak bu tarz bir üslup seçmemin nedeni ise – farkında olun ya da olmayın- sizin de aynı saçma üslubu takınmış olmanızdır. Fakülteleri yöneten kişilerin (dekan) profesör titri taşımalarının bir zorunluluk olduğunu zannediyordum. Ancak bugün fark ettim ki bir profesörün asla uğraşmayacağı, akıl edemeyeceği, başkasının anlatması halinde hayretlerle şaşıracağı, hatta bu nedir yahu diye soracağı işlerle uğraştığınızı fark ettim. Bu beni ne kadar derinden yaraladı tahmin bile edemezsiniz.
Bir avukatlar ordusuna vekalet vermiş olmama rağmen, bu savunmamı size avukatlarım değil de doğrudan ulaştırmamın nedeni bana aynı konuşmada üç kere üst üste çay içermişiniz diye sormanızdan kaynaklanmaktadır. Zira aramızdaki bu samimiyeti, günümüzde herhangi bir önemi olmayan avukatlık mesleği ile zayıflatmak niyetinde değilim. Sizin de daha iyi bileceğiniz gibi (ki elime geçen metinden hukuki olayları çok iyi bildiğiniz anlaşılıyor) tarafıma verilen idari görevleri -ki 6 aydır bir gün bile boş bırakmazsızın- layıkıyla yerine getirmiş bulunmaktayım.
Tebligat evrakında belirtilen saatler arasında görev yerimde olamadığımı size düşündüren şeyin ne olduğunu çok merak etmekteyim. Ayrıca benim gibi tebligat yolladığınız on beş arkadaşımın zarflarının yalanması için ne kadar süre harcandığını da merak etmeden duramıyorum.
Sonuç olarak belirtilen saatler içerisinde görev yerindeydim. Her ne kadar ilgili saatler içerisinde tam olarak hangi dakikada, hangi uzay zamanda yer kapladığımı kesin ve net bir şekilde bilmemekle birlikte görev yerim olduğuna neredeyse emin olduğum fakülte binası içerisinde bulunduğuma şahitlik edecek pek çok duvar ve kamera olduğunu zannediyorum. Konunun duvarlara da sorularak -hem benim hem de sizin- merakınızın ivedilikle (2 gün) (iş günü) içerisinde giderilmesini önce yüce fakülte adaletinden sonra da sizden arz ederim. (Çok da şey yapmamak lazım, evle okul arası 10 dakika, bu kadar gerilmeyin derim.)

2 Ağustos 2018 Perşembe

Oynamazsan Kaybetmezsin







Nüfus cüzdanımın arkasında “Kayıtlı Olduğu” başlığında bir bölüm var. Bana ne zaman nerelisin diye sorsalar burada yazanları söylerim. Kimliğimin “arka sayfası”nda yazan memleketim benim için cenazaden cenazeye gidilen bir yer olageldi aslında. Telefonum çaldı, filancanın falancası ölmüş, şu zaman cenaze var denildi, atladım gittim. Çok tanımadığım, genellikle sevmediğim, yaşamları boyunca kendisi ve çevresi için pek bir şey yapmamış onlarca insan gömüldü memleketimin topraklarına.
Hemen hepimizin hayatında etkisi olan J.R.R. Tolkien bir söyleşisinde şöyle diyor: “İnsanlarda ilgi uyandıran, hatırı sayılır bir süre onların dikkatlerini canlı tutan tüm uzun hikayeleri gerçekten tek bir şeye indirgeyecek olursanız… ölüm hakkındadır, ölümün kaçınılmazlığı hakkındadır.”
Özellikle sevmediğim, hayatımda ya da başkalarının hayatında hiçbir etkisi olmadığını düşündüğüm insanların cenazelerine katıldığımda, artık ölmüş olan insanların arkasından hep güzel şeyler denilmeye çalışıldığını gördüm. Her yaşayanın yaşarken olmasa bile öldüğünde sevenleri oluyordu. Yaşayanlar özellikle ölüleri hakkında kutsayacak şeyleri çok çabuk buluyorlardı. İlgili olsun ya da olmasın- karşıdaki kişi artık ölü olduğundan- ölen hakkındaki olumlu hikayeler, itiraz edecek ve kendisi hakkında söylenenlere karşı çıkabilecek bir yaşayan kendi olmadığından rahatça söylenebiliyordu. Bunun bir istisnasıyla karşılaşmadım şimdiye kadar. Sıkça duyduğum bir başka şey ise, köyün “delisi” ya da “değişiği” ile ilgili olumsuz hikayelerin de zaman geçtikçe kutsal hikayeler haline getirilmesiydi. Şimdi yaşadığım yerde bir türbe var. Zamanımızdan yüz yıl kadar önce yaşamış bir “mahalle delisi”ne ait bir türbe. Bütün yapıp ettiği o “delilikler” öncü bir toplumsal seziyle bezenerek kutsanmış durumda şu an. Kim bilir yaşarken neler çekti şimdiki insanların anne babalarından.
Demem o ki insanlar gündelik hayatlarında içinde bulundukları toplulukların mutluluğu ya da beraberliği ya da daha kutsal şeyler adına bir şey yapsınlar ya da yapmasınalar, öldüklerinde bir şekilde kutsanıyorlar. Genel olarak küçük gruplar için geçerli bir şeydir bu. Büyük topluluklarda ya da toplumlarda hegemonya, ideoloji ve tarih yazımı gibi şeylerin etkisiyle çok farklı seyir alabilir gündelik hayatlarımızın sonraki anlatıları. Ancak bahsetmek istediğim, bir şey yapmaksızın kutsanacağımızı ve öleceğimizi bilmemizdir. Burada bir şey yapmaktan kastettiğim şeye itirazlarınız olabilir elbette ancak bir şey yapmaktan kastettiğim şey topluluk için bir değer üretmeden ibaret yalnızca, bu değer halen var olan ve diğer gruplar açısından değer olarak sayılan bir şey de olabilir tam tersi bizim gurubumuz/gruplarımız tarafından karşı çıkılan ya da uzak durulan bir değer de olabilir. Burada kişileri ikna kabiliyetleri ve grubun/gruplarının dinamikleri ve potansiyelleri ile baş başa bırakmakta ciddi fayda var.
Sürekli “oyundan kaçan” hiçbir şey yapmadan hayatını neredeyse ölümüne kadar geçen zaman içerisinde salınıma bırakan, oynamadığı ve oyundan kaçtığı sürece kutsanan bütün davranışları kritik etmek istedim yalnızca. Serzenişimi ufak bir notla bitirmek istiyorum: “Hayat ... hayat yalnızca çay ve sandviçlerden ibaret değil...”

2 Şubat 2018 Cuma

Kusuntu


Sana bir şeyler yazmak, sana bir şeyler kusmak artık. Hayır sevgilim sana değil, sevgili dostum sana yazıyorum. Harflerim, sindirilmiş ama hazmedilememiş yenilebilir şeylerin vücuttan dışarı atılmasındaki gibi kokulu, dağınık, çirkin, gereksiz ve sinir bozucu göründü hep sana. Tamam tamam kustum, her zamanki gibi kusan temizler.

21 Kasım 2017 Salı

Kılıcımda Hüzün

Fütursuzca laf sokmalar, nereye varacağı belli olmayan ama acıtacağı belli olan tartışmalar, nereden çıkacağı belli olmayan ama en beklemediğin anda çıkacağı neredeyse kesin olan talihsizlikler. Bunalımlar çağının tam ortasında, faşizmin olgunluk çağında bizlere düşen de birbirimize güvenmemek oldu. İyi bir şey söylerken hatta düşmana bir ağız dolusu küfrederken sizi yanlış anlayan arkadaşlarınızdan sevgililerinize kadar, sevdiğiniz bu insanlar neredeler sinir krizi geçirdiğiniz zamanlarda. “Siz yok musunuz siz derya kuzuları”, gürültülerle çevrili cibinliğinizin içinde uyumaya çalışırken birden ağzınıza o cigarayı dayayan sevgili dostlarım, burada “ben iflah olmam”.  

12 Ekim 2017 Perşembe

Bazı noktalar birleşmek istemiyor.





Saldırı, yardım, özlemek, arkadaşlık, gece oturması, kadın, seks, Amsterdam, tez yazmak, gitmek, gitmek istememek, gitmek istemek, fotoğraf, baba, yarıda kesilen kahkaha, erkeklik, loveing the strange things, aldatılmak, aslında öyle olmaması, insanların seni öldürmek istemesi, herkesin ölmesini istemek, kek, siroz, aslında herkesin ölecek olması, post-it, balkonda oturmak, nevresime yazı yazmak, boğazının sıkıldığını hissetmek, koşarak gelip sana sarılınması, yorganın içindeki sen’e öpücük, sıcak simiti peynire sürmek, gazozun içindeki leblebi, köpeğin sana alışması, falım sakız, iki lirayla on üç gün geçirmek, yalandan da olsa duyayım yalanlar hoşuma gitmeye başladı, pis mutfak, yeni klozet kapağı, kapının çalmasını istemek, kapının hiç çalmamasını istemek, dilin tütünden uyuşması, karbonat, beş ciltlik ansiklopedi, üzüldüğünü söylemeye utanmak, filler ve baykuşlar, bağıra çağıra kavga etmek, beyin kanaması, sürekli neden diye sormak, yazılan çoğu şeyin zaten saçma olması, tesellinin felsefesi, sabah duşu sonrası ıslak saç, kurşun kalem, odasına sakladığım not, havuç ve parmaklarının boğumları.

28 Eylül 2017 Perşembe

Sağolasın Ford Perfect!

Eric & Ali… Sonrasında Erica & Ali… Giden yıllar geri gelmiyor ama bu kadar vaktin ardından fark ettiğinde kendini “siyahlar kenara çekilsin” diyen Django gibi hissedip hayallere altıpatlarla saldırabiliyorsun. Sağolasın Ford Perfect! Beni Hayalet ırkçılarından bir kere daha kurtardın zira...

27 Eylül 2017 Çarşamba

11661. Günün Rüyası

O fotoğrafları gördüğüm gecenin sabaha karşısı zar zor uyumuştum. Sabah uyandığımda bu rüyayı gördüm:

Denizin ortasında yüksek, dik kayalıkların üzerinde uyanıyorum. Dalgalar çok şiddetli bir şekilde kayalara çarpıyor. Üzerimde dizlerime kadar gelen ince, yeşil bir palto var. Paltonun omuz kısımlarında rütbe yerleri gibi düğmeli bir kısım var. Sanki başıma vurulmuş gibi bir ağrı ile uyanıyorum. Etrafıma bakınca yüzlerde siyahi insanın kayaların üzerinde güneşlendiğini görüyorum. Kimse bana bakmıyor, daha doğrusu dikkat çekici bir tip olarak gelmiyorum onlara. 15-16 yaşlarında çıplak bir kız denize doğru bağırıyor. Ben hepinizin annesiyim, bana bakmayın, benle sevişmek istemeyin diyor. Yanında annesi var ona sus kız diyor. Kız ona alaycı bir bakış atıp bir hatip edasıyla konuşmaya devam ediyor. Gözüm biraz sola kayıyor, 50’li yaşlarında bir adamla 20'li yaşlarında bir adam öpüşüyorlar. Sakalları ve deniz şortlarına bakınca İslami tiplere benziyorlar, genç hadi gidelim diye işaret ediyor yaşlıca olana. Bu sırada önlerinde yatan adam bunlardan rahatsız olup bir şeyler söylüyor. Kayalar çok yüksekte ve aşağı inmek istiyorum. Birisi şuradan ineceksin diye çok dik ve sadece bir kişinin yürüyebileceği bir patika gösteriyor. Oradan nereye gideceğim diye soruyorum, kayalığın üzerinden karşıya kadar yürü oradan trene bin diyor. Dediğini yapıyorum. Bilet gişesinden bilet alıyorum 7 liraya. Bana 3 bilet veriyor kadın, yabancı olduğumu anlamıyor. 

4 Haziran 2017 Pazar

Kafka'mda Deli Sorular

Milenaya yazdığın mektupları tekrar tekrar okudum. Özellikle de “gelme, bir gün gerçekten ihtiyacım olduğunda ve senden gelmemi istediğimde, hemen geleceğin umudu kalsın bende” kısmını. Bu satırları her zaman; hiç gitme burada kal şeklinde okumuşumdur. Artık farklı bir yerden okuyorum bu satırlarını, o yüzden kafamda deli sorular var. Mesela Bilge Karasu’nun “istediği için tek başına durabilmek” cümlesini bilirsin. İhtiyaç duymamak muhtaç olmamak, yalnızlığa itileceğini bildiğin için yalnızlığı tercih ediyormuş gibi yapmak ya da gerçekten tercih etmek. Neyse sevgili Kafka bunlar üzerine daha çok düşünülmesi gereken derin mevzular, zaten çözüm şimdi gelmese daha iyi çünkü yine gitmek zorunda kalacak.   

29 Ocak 2017 Pazar

Kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilmiş insanlar birliği

Sevgilim;
Bugün sol ayağımın kesileceğini öğrendim. Doktorun ağzından ayağını kesmemiz gerekiyor diye başlayan cümlesi kulağıma geldiği sırada çok güzel bir ekmek kokusu burnuma, ambülans sesi kulağıma geliyordu. Doktoru dinledim. Peki başka bir tedavi mümkün değil mi diye sordum hemen umutla. Doktor bu tedavi değil zaten dedi, bu acil bir müdahale, kestikten sonra uzun süren bir tedavi sürecine girmemiz gerekiyor yoksa seni kaybederiz dedi. O sırada aklıma hastane çevresinde dilenen Suriyeli mülteciler geldi. Hangi bağlamda geldi, neden geldi bilmiyorum ama geldi işte. Bir an kendimi çok kaybetmiş hissettim. Neden sonra daha doktorun bütün cümlelerinin bitmesini beklemeden ayağa kalktım ve elimi uzattım, biraz düşünmem ve bir sigara içmem lazım dedim. Artık sigarayı da bırakmalısın dedi doktor bir yandan şaşırırken.
Odadan dışarıya çıktım, ayakkabımın güvenle sardığı sol ayağıma baktım ve asansöre doğru yürüdüm. 4. Kattaydı doktorun odası. Asansörün düğmesine bastım ama halen eskisi gibi yürüyebiliyorken yürüyerek inmeye karar verdim. Dışarıda sigara içilebilen alana gittim ve yere oturdum. Çabucak bir sigara sardım. İçimden sol ayağımla konuşmaya başladım. Sol ayağımı ilk dedemin sağ ayakla odaya gir dediğinde önemsemeye başladığımı farkettim. Dine ilk isyanımı sol ayakla odaya girerek yapmıştım. Aklıma bu benim için küçük insanlık için büyük bir adım lafı geldi sonra, bir gülümseme geldi dudaklarıma. Tam dudaklarım biraz daha mı gülsek derken muhtemelen bir taşeronda çalışan temizlik görevlisi kadın tepemde dikilip yerde oturma kardeşim dedi. Ayağım kesilecek de üzerinde duramıyorum dedim nedenini bilmediğim bir şekilde. Benim için çarpıcı ve acınası bir cümle olmasına rağmen kadın sanki bu sözleri ilk defa duymuyormuş gibi orasını bilmem burada yerde oturamazsın dedi. Peki ama üzerine basamıyorum biraz ağrıyor da dedim. Ben anlamam dedi. Kendimi daha da acındıracak bir biçimde ellerimden destek alarak ayağa kalktım ve duvarın üzerine oturdum. Böyle iyi mi dedim ama hiç oralı olmadı.

Sigaramı bitirip doktorun odasına tekrar çıktım. Kapıyı çaldım ve selam verip içeri girdim. Ne zaman keseceksiniz dedim. Doktor gayet ciddi bir şekilde çekmeceden bir dosya çıkardı, sayfaları çevirmeye başladı. Ne çok ayağı kesilecek var diye geçirdim içimden. Onların hepsinin ayağı mı kesilecek diye sordum doktora, hayır dedi bu genel bir liste. Daha önceden çok ayak kestiniz mi diye sordum. Sanırım bugün ilk defa birisini şaşırtmıştım. Yani diye cevap verdi doktor. Altı ay sonraki bir tarih için uygun musun diye sordu. Evet dedim hemen, insan ayağının kesileceği gün orada olmalı ve bütün diğer işlerini iptal etmeliydi. Biraz daha ayağımın kesilmesini normal gösterecek sakin konuşmalar yaptıktan sonra odandan çıktım. Eve doğru yürümeliydim. Ayağım son anlarını güzel yaşamalıydı, öyle dolmuş köşelerinde taksi köşelerinde sürünmemeliydi, gerçekten yaşamalıydı. Yaklaşık kırk dakikalık bir yürüyüşten sonra eve vardım. Ev arkadaşım mutfakta sigara içiyordu. Ne dedi doktor dedi. Bir tane de bana sarsana dedim. Kahve makinasından bir bardak kahve aldım, sandalyeye oturdum, altı ay sonra ayağımı kesecekler dedim. Tıpkı bu benim için küçük bir adım diye düşünürken ki ben gibi güldü ev arkadaşım. Gerçekten mi lan dedi. Evet abi dedim, altı ay sonraya randevu verdi. Oha lan neden dedi, bilmiyorum dedim ama evi hemen taşımalıyız altı ay sonra yardımcı olamayabilirim. 

26 Ekim 2016 Çarşamba

Uzun Sürmüş Bir Gecenin Sabaha Açılan Kapısı




Şu an yazmam gereken hiçbir şeyi yazamıyorum. Yazaydım iyiydi, ama yazan yerlerimde tespit edilemeyen, edilse bile sigortanın kesinlikle karşılamayacağı sıkıntılarım var. Soğuktan olmuş olabilir.
Hiç tanışmadığım kadını görüyorum ikidir rüyamda. Tanışmadım ama fotoğraflarını/fotoğraflarından biliyorum. Sabahları uyanınca bakıyorum bir iki fotoğrafına. Şimdi ise yazmam gereken yazının olduğu sayfayı kapatıp, bana çok saçma da gelse internetin dehlizlerine birkaç satır damlatmak istiyorum.
Bazı insanın yanında geçerken bile anlarsın; tanımazsın, bazen karşı masanda oturur, bazen asansörden çıkar yanından geçer usulca, bazen çekildiği fotoğraflarla bağırır, yardım değil de anlaşılmak ister gibi bir çığlık atar. Bu kadın da öyle, ne zaman yüzüne baksam, kapalı dudaklarından kirpiklerime sıçrayan tükürükleri hissediyorum çığlıklarının. "Bir anlam gelse, Ne varsa alsa, Gitse. Bir anlam gelse, Ne varsa verse, Kalsa" diyor ya Asaf, gözleri sürekli bu sözleri mırıldanıyor her fotoğrafında. Gelecek ne garip bir şey, sanırım arkadaşım haklı gelecek konusunda.

Sanırım gitmenin nasıl bir şey olduğunu deniyorum bu aralar. Ama İsmet Özelin de dediği gibi: "Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir?"
Ama yine de, nedenini ve yolunu bilmeden gelip durduğum bu kapının, birisi tarafından ben de seni bekliyordum nerede kaldın dermişcesine bir bakışla açılmasını bekliyor insan.

16 Haziran 2016 Perşembe

Son Mektup



Sevgili Vladimir;

Biliyorum bu aralar seni çok üzdüm, ama senin de yaptığın iş değildi kabul et. Neyse mevzumuz bu değil. Uzun süredir telefonlarıma cevap vermiyorsun, haber yolluyorum almıyorsun, elçiler yolluyorum görmüyorsun, laf sokuyorum cevap vermiyorsun. Bu kadar mı beni umursamıyorsun artık. Nefret bile sevginin bir biçimidir. Artık uzatmayalım bu kadar bence. Hem uçağı ben mi vurdum. Ben uçak kullanmayı bile bilmiyorum ki, kırmızı düğmeye bile basamam ben başım döner, askerin biri vurmuş, Davutoğlu bu olayı savundu diye görevden de aldım, artık uzatmayalım. Nato toplantılarında seni ne kadar savunduğumu görsen benimle gurur duyarsın. Artık bu meseleyi uzatmayalım, istersen ortada bir yerde (Samsun olur Sinop olur sen seç) buluşup barışalım derim.

Bu arada yüzün bu aralar pek bir soluk, umarım sağlığın sıhhatin iyidir. Kendine dikkat et.
                                                     
                                                                                                                                     Görüşmek üzere.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Mataramda Tuzlu Su



Terk etmenin kazanmışlığına ihtiyacı vardı amirim. Hangimizin yok. Mesela sen neden Tayyibi bu kadar sevmiyorken, gitsin, bir köşede ölü bulunsun, tutuklansın, yargılansın istiyorken bile; neden sokakta bizleri dövdürdün? Bence cevap basit Amirim: hepimiz kazanmayı hissetmek isteriz.  Yine mi sustun Amirim. Elini beline mi götüreceksin yine, bana vurmakla mı tehdit edeceksin. Beni tehdit edemezsin Amirim, çünkü artık ben sen kazan istiyorum. Sen bizi biraz daha döv istiyorum, biraz da sen umut et istiyorum, umut et ve kaybet istiyorum… Neden gözlerini benden alamıyorsun amirim, söyleyim mi. Çünkü ne yaparsan yap kaybettin artık. Neyse bunları bi tarafa bırakalım. Nerede kalmıştık: Terk etmenin kazanmışlığı. Bakma öyle yüzüme, anladın sen de gayet. Hani birisini terk edersin de sonra biraz üzülürsün de hani, sonra birden hak etti dersin, sonra yine de terk eden sen olduğun için bi kazanma hissi gelir içine. Hah, evet, o duygu işte. Diğer kazanmalara benzemeyen bir duygu, kaybeder kaybetmez gelen.
Biliyor musun amirim, biz maruz kaldık hep. Maruz kalanlar kuşağıyız. İkimiz de. Ben kimseyi suçlamıyorum bunun için, yapısalcıları bile. Tamam, birisini suçluyorum. Beni terk etmek için bekleyen, beklerken sevgimi kaybetmeyi göze alan biri bar, onu suçluyorum işte. Tabi o da haklı belli noktalarda, hiç kimse tam anlamıyla haklı olamaz. Peygamberlerin bile inkârcı ve kâfir oldukları dönemleri vardır ve kimsenin kendisini doğmadan vaftiz edecek kutsal bir ruhu yoktur. Dediğim gibi, insanlar neden terk etmenin kazanmışlığını yaşamak isterler. Bütün bu giderler, sevgiye karşılık vermemeler, ilgilerden memnuniyetsiz olmalar, karşıdakinin sevgisini senden uzaklaştırmayacak kadar ağır olan ithamlar…
Satırlar uzadı Amirim, sayfa dolmadan bitireyim. Uzak vardı ya hani iyi bilirsin sen de. İlk sayfasında “Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir?” yazıyordu. Al sana cevap: Kendine en yakın olan kadar uzak.

Bizi dinleyecekler mi Amirim. Peki sabırla okuyacaklar mı. Hiç sanmıyorum ama ümit etmeden duramıyorum: Umarım ustam bir gün beni öldürmeye çalışır. 

24 Nisan 2016 Pazar

İlacımız Birlikte Olmak Ama Ben Tedaviyi Reddedeceğim Galiba



İktidar nedir diye sorduğunda hoca kurumlar sosyolojisi dersinde, derin bir sessizlik olmuştu sınıfta. Sessizliğin nedeni yanlış bir şey söylememekti sanki o zaman, ama sonra sonra fark ettim ki iktidarın ne olduğunu iyi tanımlıyordu 50 küsur sosyoloji birinci sınıf öğrencisinin sessizliği. Yıllar yıllar içinde iktidarlar sesimizi kısmaya devam etti, okudukça kısıldı sesimiz, öğrendikçe azaldı kalabalığımız. Öğrenemeyenlerin elendiğini düşündükçe yalnız kalıyorduk merdivenin üst basamaklarında. Eğitim yukarı doğru merdiven basamaklarını çıkmaktı ya, tepedeki yalnızlıktı ya bilmek. Bilgi güçtü ya.

Sıralardan kalkıp, fena olmayan notlar ve ortalamanın üzerinde birkaç kelam ederek masa etraflarında öğrenim hayatına devam ederken daha da hissettik iktidarı. Daha sarhoştuk bu sefer, iktidar muhatap alıyordu arada bizi. Ulan dedik iktidara bak…, yoksa…, biz… Evet iktidar bizi muhatap alıyordu. Bazen de değildi bu. Bizsiz ya da bize saldırmadan var edemiyordu kendini. Tam bu noktada ontolojik ve epistemolojik nedir sorularını hatırladım yine lisansın ilk yılında derste hocanın sorduğu. Yine derin bir sessizlik içindeydi sınıf. Sessiz sessiz var olmaktı sanki ontoloji, epistemolojik olan ise susmaktı.

On senededir bir şeyin peşinden koşuyorum. Koşmuyorum da aslında o sabit bir yerde duruyor, ben onun önce elinden tutmak sonra da içine girmek istiyorum. Tam bu noktada Zenon geliyor aklıma. Ulan Zenon tamam okun hareket etmeye zamanı yok da niyeti var kardeşim. Ok hareket etmeye niyetli, hareket etmek için elinden geleni yapmış, dört sene lisans, üç sene yüksek lisans yapmış bu ok. Neden bu hareket bu kadar imkânsız Sayın Zenon. İktidar mı istemiyor hareket etmesini. Ayrıca ben bir A kişisi olarak sonsuz sayıda mesafe gitmişim, tamam yolculuk da tamamlanmasın ona da diyeceğim yok. Bu yolculukta ne yer ne içerim. Bunun da cevabını ver Zenon abi, hareket illüzyondan ibaret de hokkabazlık karın doyurmuyor be abi.


Delirmeler hattında kaçak yolcu olarak başladığım bu seyahati son durağa gelmeden bitirmek niyetindeyim. Belki birisi bizi örnek falan alır hayatının saçma bir yerinde, ne bileyim ya da sıkıldım aynı koltukta gitmekten. Önümüzdeki durakta ineyim ben.

20 Mart 2016 Pazar

Ocak- Şubat- Mart


     Bu gün annem 4’lü ocak aldı. Daha önceki 2’liydi ve eve ilk taşındığımızda evime gelen ilk misafir olan kuzenimin eşinin ev hediyesi olarak almış olduğu ocaktı eski olan. Yeni ocağımızın eve geldiği sırada İstanbul’da bir bomba daha patladı. Şimdilik 5 kişi öldü, ağır yaralılardan bazıları da ölmek için sırasını bekliyor, tıpkı yarasız olan diğer yaşayanlardan ufak farklarla. Bu patlayan bomba 10. Katliam olarak anılıyor haber sitelerinde. Bu arada haber artık sitelerde oturuyor. Ayrıca ocak sözcüğünün Türkçedeki 10. Anlamının ev olduğunu belirtmem gerek.
     Akşama kadar bekledi ocak kutusunun içinde, mutfağın köşesinde. Sonra annem, ‘takalım artık şunu dedi’. 30 yıllık hayat bana pek çok şeyin yanında doğalgazla çalışan ocakların hortumlarının standart olduğunu da öğretti. -Edilgendir bu öğrenmeler: hocam bu hayatta ne işimize yarayacak öğrenmeleridir, öğrendiğini anlamazsın öğrenirken, öğrenmek istemezken öğrenirsin.- Eski hortumu çıkardım ama uymadı yeni ocağın arkasına. Bizim hortum yeni gelen ocakla ilk etapta anlaşamamıştı, aralarında bir uyum sağlamak için harcama yapmak gerekiyordu.

     Bu aralar çok fazla bomba patladığı için sık sık yağmur yağıyordu. Çıktım dışarı, çok amaçlı hortum birleştiriciyi aldım, geldim. Eski ocağın yerini yenisi aldı böylece. Artık aynı anda dört şey pişirebilecektik. Yaşasındı. Kontrol ettim gaz kaçırıyor mu diye. O sırada annem, mutfağa en yakın oda benimki olduğu için bana dönerek: ‘Dikkat edin, baş dönmesi, mide bulantısı falan olursa hemen haber verin, aman zehirlenmeyin’ dedi. Ben de gaz ve ocak arasındaki bağlantıyı kurmuş kişi olarak özgüvenle, ‘olur mu öyle şey yahu, bunda hiçbir sıkıntı çıkmaz’ şeklinde bakış attım. Aradan bir saat geçti, çay içmek için ocağı kullanmamız gerekti. Annem çayı demledi. Ben de sesini duyar duymaz bir sigara sardım, hemen mutfağa gitti. Bizim konuşmalarımızı duyan kardeşim de geldi birkaç fırt sonra. Bir anda yeni ocak, annem, kardeşim ben bir aradaydık. Herkesin gözü ocaktaydı, zehirlenirsek birlikte zehirlenelim ama kesin gaz kaçırmıyor bakışı attık ayrı ayrı zamanlarda ocağa. 

15 Mart 2016 Salı

Parayı veren düdüğün sahibi olur!

     Hal-i pürmelalimiz belli. Bombalar, kavgalar, brütüslükler, yetişmesi gereken işler, tembellikler, sevilmeme hissi… Geçen gece yine alkol oranı yüksek bir gecede, bölünerek o masadan bu masaya doğru giderken bir muhabbette bulduk kendimizi. Vay efendim biz ‘kaybedenler kulübü’ triplerindeymişiz, asıl kaybedenler onlarmış. Biz orta sınıf, doktora yapan, güzel kadınların boynuna sarıldığı, öptüğü önünde öpmediği arkasında, sarhoş olacak ve ertesi sabah soda alabilecek, kirasını rahatlıkla ödeyebilecek, güzel kıyafetler giyebilecek; kısacası hayatıyla ilgili tercihlerini satın alabilecek kadar parası olan insanlarmışız.
     ‘Gerçek umutsuz bir insanın son şansıdır’ diyor bir dizide arkadaşlarından intikam alan adam. Ortaokuldayken bir arkadaşım şöyle demişti (kesin bir yerden okudu bana sattı şerefsiz): her insanda insanlığın her hali vardır.
     Çay demlemek kadar kolay bir insanın derdini dinlemek. Ama iyi demlenmiş bir çay gibi farklılıkları da var bu dinlemelerin. Siz iyi demlediğinize inandığınız ve serviste kusursuz davrandığınızı düşündüğünüz bir bardak çaya elini uzatan arkadaşınızın bir fırt çektikten sonraki yüz ifadesinin beklentilerinizi karşılamamasından daha kötüdür haliyle hallendiğiniz arkadaşınızın size ‘ben size niye güvendim ki’ demesi. Bazı çaylar yeniden demlenebilir. Ama bazı anlar unutulmuyor.
Bazı pahalı restoranlarda masaya oturur oturmaz, daha size menü gelmeden, hatta siz daha oturmaya karar bile vermemişken gelen bir garson, önünüzdeki tabağa atıştırmalık bir şeyler koyar ya, artık ne kadar pişman olsanız da başlamışsınızdır yemeğe. O masadan geri dönüş hesap ödemeden olmaz artık, yemek yemeseniz de yemek yeme kararı vermiş olmanızın bir bedeli vardır artık. Bazı satırlar, bazı sözcükler de öyle.

     Benzetmeler daha az acıtıyor karşı tarafı. Aklını karıştırıyor biraz ama yine de karşı tarafın kendi bakış açısının yaratmasına olanak veriyor. Bağlamdan da kaçırıyor çoğu zaman ama yine de benzetmek istiyor ulan anlatmak isteyen. Bu da mı gol değil, benzetmek istiyor: Düşünün ki o restorandasınız, menüye bakıp çıkmak var aklınızda, ama bunu garson bilmiyor. Bilmeye bilmeye önünüzdeki tabağa bir şeyler koyuyor. Tam o sırada siz garsona buyur kardeş sen de otur diyorsunuz, aklınızda hesaba ortak etmek var garsonu. Garson estağfurullah efendim diyor size, siz ısrar ediyorsunuz oturması için, hatta hafifçe kolundan tutup oturtuyorsunuz karşınızdaki sandalyeye, sonra garsonun size en güvendiği anda kalkıyorsunuz masadan, kasaya bakıp arkadaş ödeyecek deyip çıkıyorsunuz mekandan. Oldu mu? Olmadı. Alkollü olsaydık olur muydu?

Not: Bazı virgüller ve tırnak işaretleri sözlü olarak kullanılmak üzere cüzdanıma konulmuştur.    

23 Şubat 2016 Salı

Risk Analizi


       Olmuyordu ulan. Buradaki olaylar Nuri Bilge Ceylan’ın kısa filmle başlayıp Canes’a uzanan başarı dolu serüvenine benzemiyordu. Risk almak gerekiyor bu kadar temkinlinin arasında. E bir şey mi okuyalım risk mi alalım şimdi. Risk almak için önce bir risk analizi yapmak lazım, ‘anne ben risk almaya gidiyorum, akşam biraz gecikeceğim’ de bakalım ne oluyor. Risk analizi de uzun iş. Ama yine de başlamak lazım.


        Akademik Çalışma Yaşamı Risk Değerlendirmesi:

     a.İşe başvurma aşamasındaki riskler
- Kadronun isim vermemek suretiyle birisini acayip andırıyor olması.
- Başvuru için gerekli belgelerden bir tanesinde aslının aynıdır damgası olmaması.
- Aslının aynıdır damgası olmayan belgeleri noterden tasdik ettirecek paranın olmaması.
- Noterde tasdik ettirilecek belgenin fotokopisinin yapılması için gerekli maddi imkânların olmaması.
- Yazılı sınava gidilecek şehrin ikamet şehrine uzaklığının 12 saatten fazla olması.
- Yazılı sınava gidilecek şehre ulaşım için gerekli ücretin elde bulunan paradan daha fazla olması.

     b.Yazılı sınav sırasındaki riskler
- Sınav sırasında bir anda bünyede beliren moral bozukluğu, hastalık, sakatlık.
- Sınavda yanda oturan kadının çok hoş gözlerinin olması.
- Sınav sırasında aniden gelen işeme isteği.
- Sınav sırasında içeri giren dekanın size ‘her şeyi biliyorum ve senden nefret ediyorum’ bakışı atması
- Sınavda gözetmen olan yüksek lisans öğrencisi asistanın size ‘bir şey mi istedin, hayır istemediysen önüne bak’ demesi.
- Sınavda sorulan ‘tartışın’ ifadesinin bünyenizde oluşturduğu adam dövme isteği.

     c.Sınavın açıklanması sırasındaki riskler
- Sonuç tutanağı imzalanmadan birkaç saniye önce arayan dekanın/rektörün imzacıya bi görüşelim demesi
- Yrd. Doç. Olan jüri üyelerinin sınav kağıtlarını okudukları sırada sürekli doçentlik jürileri düşünmeleri.
- Jüri üyelerinden birisini küçükken dövmüş olan mahalle kabadayısı ile aynı adı taşıyor olmanız.

     d.Atanma sonrası yaşanabilecek riskler
- Atandığınız yerdeki bölüm başkanı/dekan/rektör/çalışma arkadaşının size sebepsizce hunharca gıcık olması
- Bölümdeki işlerin bitmemesinin yanında dünyada çözülmesi gereken pek çok problem olması ve bölümdeki sizden kıdemli çalışma arkadaşlarınızın bunları çözmeniz için size baskı yapması.
- Sokaktaki insanların çoğunun ‘devletin ekmeğini yiyip’ diye cümleye başladığının bilinmesi.
- Hükümetin canı sıkıldıkça geleceğinizle ilgili enteresan kararlar veriyor olması.
- Dimyata uluslararası sunuma giderken bankadaki bütün paradan olmak.

5 Şubat 2016 Cuma

kalbimizde yaşıyor ve bu sefer gerçekten güldürdü mü?

          Sosyoloji Apartmanı öldü, ölüsü 1.2 milyona satıldı, bazı mecralardan aldığımız bilgiye göre 1.3 yada 1.5 milyona. Ucuza gittiğini düşünenlerimiz de var, "ahh paramız olsaydı alsaydık" diyenlerimiz de. Bize yaşattıkları paha biçilemez; apartman yeni evimizin manzarasında bulunan diğer evlerin yanında bir fabrika edasıyla faşist bir görünüme sahip. (Bu sizinle yaşattıklarımızı elbette değiştirmiyor.) Yine de içindeyken fark edemediğimiz bir soğukluk var görünüşünde, dışındayken fark ettiklerimiz ise içimizde. 
       Yine duvara vurdular, yan komşunun çocuğu ağlıyor, ancak evimiz güneş içinde ve herkes gelmiyor. Mutfakta sosyalleşemiyorsak bu salona tv aldığımızdan birde Asuman'ın beyaz tenli oluşundan kaynaklanıyor. (Evet bu yazıyı okuyamayacak olanlar, Asuman beyazmış kirliliği ona vermişler).

Ağlamak istiyorum blog, hala yazar uzun yaz(am)ıyor...

NOT: Bir yaz günü olacak ve apartman yıkılacak, ben manzaranın içindeki kepçeyi, dozeri yıkıntılar arasında göreceğim. Sizde göreceksiniz, en azından kimimiz görecek, kimimiz önünden geçecek ve ismimizi dahi hatırlamayacak, ancak bir yakınlık, tanımlayamadığı bir his olacak. O vakit geldiğinde mahallemizde bir yapının yıkılışını izleyen abilerimiz, bir inşaatın katlarına bakan ablalarımızın komikliği gelecek aklımıza, anlamsızca gülüp bir başka yıkıntıya...

21 Aralık 2015 Pazartesi

Güç, Kapılar ve Duvarlara Dair



        Tekrar hoş geldin dedi adam kadına, daha dört saat önce Eski-Yeni’de tanışmışlardı. Birbirlerine ısındılar mı yoksa sadece sevişmek mi istiyorlardı ikisi de bilmiyordu. Temkinli davranmakta fayda vardı böyle kararsızlık durumlarında. Yabancılar birbirlerine temkinli davranmalıydı. 

Adam kadını görmüştü üç dört kere, belki de kadın hoşuna gittiğinden öyle geliyordu ona ona da emin değildi. Kadın her şeyden emin gözüküyordu, kadınlar sevişmeden önce çok emin gözükmezlerdi halbuki, bu korkuttu adamı. Bir şey içer misin, dedi adam sakin bir ses tonuyla, saat dört olmuştu ve normalin üzerinde alkol almıştı ikisi de. Hayır dedi kadın hafifçe gülümseyerek ve başlangıcı kılarak emin olmaya o gülümsemesini. Çok içtik bu kadar yeter, tuvalet nerede dedi peş peşe. Dar koridorun sonundaki oda değil onun solundaki kapı dedi adam yıllardır evdeki yabancılara tuvaleti tarif etmenin verdiği kesinlikle. Kadın çıktı mutfaktan, adam hemen bir sigara sardı ve yaktı çabucak. Kadın bir şey içmek istemiyordu ancak bir kahve de mi içmesindi adam, kalktı ocağı yaktı kahve suyu koydu. Sigarası yarıdayken geldi kadın mutfağa, sigarasının külünü küllüğe boşaltmaya çalışan adamı öptü dudaklarından. Kahve suyu, hangi oda, kondomun yeri, Eski-yeni’deki sarışın kadın, haftaya yetiştirmesi gereken makale ve daha fazlası, hepsi birden düşündürdü adamı bir anda. Kahve suyunun altını kapattı ve yandaki odaya geçti kadın kucağında.
Sabah uyandığında yalnızdı, mutfaktan sesler geliyordu, acele bir şekilde kalktı yataktan, iki adım attı odanın kapısına doğru, hemen vazgeçip geri döndü, pantolonunu giydi, yatağı topladı, camı açtı, komodinin üzerini eliyle sıyırdı, kondomları aldı avucuna, şöyle bir odaya baktı ve kapıyı açtı yandaki odaya yani mutfağa geçti. Mutfakta arkadaşları vardı. Gülen yüzlerle bakıyorlardı adama ve dün geceden bahsediyorlardı birbirlerine. Elindekileri çöpe attı adam, koridorun solundaki banyoya gidip elini yüzünü yıkadı, odaya geri döndü ve cebindeki anahtarı komodinin üzerine bıraktı. Mutfağa geldi ve bir sigara sardı, meraklı gözlerle bakan arkadaşlarına dün geceyi anlatmaya başladı.

15 Ekim 2015 Perşembe

De(rin)lik





Tam küfredeceğim, sarılmak geliyor içimden. İlla delirmek gerekiyor hayatın bir yerinde, şimdi mi deliriyorum yoksa önceden delirmiş miydim bilemiyorum. Delirmelerden kaçıncısı bu, baştan saymaya başlasam daha çabuk biterler mi?
            Yavaş yavaş anlatacağım hepsini söz. Yavaş anlatmamın nedenini de - başında söyleyeyim hemen de aklın farklı yerlere gitmesin ben bir şeyler anlatırken – eksik kalsın bazı şeyler; anlatacak, daha çok yaşansın ben yavaş yavaş anlatırken. Ya da daha açık sözlü olayım, sen bir şey yaşama diye ben anlatırken, hep beni dinle, ilk ben konuşayım, illa ilklerden biri olacaksan da sen ilk susan ol mesela ya da ilk dinleyen, ilk anlayan ol en iyisi. Heplerden bir şey olacaksan da hep susan ol mesela ya da hep dinleyen, hep anlayan ol en iyisi.
            Anlaşılmak ne kadar kolay, anlaşıldığını zannetmek var ya asıl o çok zor.
            Bazen içindekileri kusmak iyi geliyor, biraz daha içip, daha fazla yüklenip mideye alttakini dışarı atmak için bile sadece daha fazla içmek ve kusmak. Bakalım bu kusmak iyi gelecek mi?

            Deliliğimden ağ yaptı balıkçılar,
            Saçımdan da Çingeneler yorgan,
            Saçla delilik, yorganla ağ arasında bir ilişki olmalıydı oysa.